HEMŞİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HEMŞİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2009 Çarşamba

ARSIZLIKLA YAPILAN MÜCADELEYİ HATIRLATAYIM

Aile büyüklerimin tamamının doğduğu ev. Alttan yukarıya; ahır, iki yaşam katı ve samanlık katının bulunduğu 130 yaşında bir konak. Aşağıdaki yapı da yakın yayla dediğimiz 'merze' evimiz... Tabii bir de Kito Yaylası'nda evimiz var... Sadece yukarıdaki evde dedemin son evliliğinden çocuklarından üçü yaşıyor. Evinde genç insan ve çocuk olan tek ev... Yan yüzünüzü gördüğünüz evin biri misafir odası olmak üzere toplam 10 odası var... Tabii evin hemen yakınında erzak yapısı olarak yapılmış olan bir de nalya (seranderimiz) var... Dört direk üzerine 2-3 katlı orijinal yapı.

İkizdere'ye 15 HES yapmaya yelteniyorlar. Dava üstüne dava açıyoruz. Avukatlarımız vadilerden mahkemelere koşuşturuyor... Üretilecek enerjinin miktarı 1.6 milyar kw... Türkiye'nin bu yılki üretimi 180 milyar kw... Gelecek yıl da enerji ihtiyacımız 230 milyar kw ve 2020'de de 500 milyar kw olduğu söyleniyor. Bu büyük rakamın 1.6'sı İkizdere Vadisi'nden gelecek. Dünyanın en endemik bitki ve diğer canlıların yaşadığı bir doğal orman bölgesi... Artvin'e kadar yapılmak istenen 170 kadar HES için bütün bölge aynı özellikleri gösteriyor. Arsız ve paranın gözlerini döndürdüğü AKP'liler; ezelden ebede bölgenin icat ettiği yanlış başbakanlar bizi bu hale getirmek istiyor. Gerçi Mesut Yılmaz kendi köyünün deresindeki HES'in yanlış olduğunu yumurtlamış... Zaten o konuya zıplamasa da bizim cengâver avukatlar Senoz Vadisi'nde iki inşaatı durdurdu bile... Vıdıvıdı yapmakla olmuyor... Bütün mesele uyduruk müteahhit hemşerilere inşaat olanağı yaratmak... Kendini iki yıl içinde finanse edecek zararlı bir girişim olanağı yaratmak. Çünkü yıllık 400 bin dolarlık elektrik alımı garantisi var. İnşaatı yap, onyıllarca ürettiğinin satışı garanti olsun. Canınız çıksın e mi?! Diyecek lafım yok...
Bir lafım daha var; buradaki ladinler 30-40 ton tuzu tutuyor. İyi mi? Bu ne demek... Suları azaltacak her türlü rezalete yol verirseniz; boşalan yere tuz geliyor. Başka biri değil. Tuz; zehirin kendisi... Toprak ölüyor da ölüyor... Tekrar söylüyorum: Canınız çıksın e mi?!

28 Şubat 2009 Cumartesi

BATI HEMŞİNLİ KİMLİĞİNİN İKTİSADİ, TOPLUMSAL VE KÜLTÜREL BİLEŞENLERİ; ERİVAN SUNUMU

Erivan'da bir kültür merkezinde açtığımız fotoğraf sergisinin geniş salonunda horon vuruyoruz. Horona birazdan Kırgız ve Rus Hemşinliler de katılacak. Hemşin'den giden ve Erivan'dan katılan Hemşetsiler, horona aynı dilden verilen komutla uyum sağlıyor...

Erivan'a ağustosta yaptığımız seyahat ve Hemşin Haftası etkinlikleri kapsamında sunum yapan Dr. Erhan Gürsel Ersoy* hayli ilgi toplayan bildirisinde, Pazar Hemşin civarından söz ediyor... Ankara'da bir üniversitesi öğretim üyesi olan Erhan hocanın metni aşağıda...


Hemşinlilerin, atalarının 8.yüzyılda Hamam Amatuni liderliğinde doğuda Sevan gölü civarlarından göçle geldikleri Fırtına Deresi’nin yukarı çığırlarında yer alan Dampur’u iskân etmelerine (“Hamam-ı şen” yani Hamam’ın iskân ettiği yer) atfen bu aidiyeti taşıdıklarına neredeyse hiç şüphe yoktur. Bugün Kaçkarlar üzerinde eski haritalarda geçen Tahpur mevkiindeki harabeler kim bilir belki de bu tarihe ışık tutabilecek belgeleri gizliyor olabilir. Hemşinlilerin “Geleneksel Hemşin” coğrafyasından zamanla gerek Batı’da Samsun, Sinop ve Karasu’ya gerekse doğuda Batum’a gruplar halinde göçlerinin tarihi ise Osmanlı-Rus harbi yıllarına yani 19. yüzyılın son çeyreğine rastlamaktadır.[1] Rus işgalinin ardından özellikle doğu Hemşin coğrafyasında Rusların nüfuzu oldukça fazla hissedilir. 1914–15 olayları ise bölgede Hıristiyan Hemşinlilerin varlığını tamamen yok etmiştir. Geride bugünkü Müslümanlaşmış Hemşin nüfusu kalmış bulunmaktadır.
Batı grubu Hemşinli coğrafyasının merkezini oluşturan ve Bläsing’in “Traditional Hamshen”[2] dediği Çamlıhemşin ilçesindeki mahalle köyler arasında en çok dikkat çeken hemen ilçenin batı yakasındaki Vice mahalleriyle Fırtına deresinin karşı yakasına düşen Mikrun-Kavak ve Sırt mahalleleri (Üçpareköy); derenin ana kolu ya da Makrevis mahallesi ve üzerindeki Şenyuva ve yukarısındaki köyler topluluğu ile Ayder üzerinden gelen Hala Deresi’nin iki yakasındaki Hala köylerdir. Elbette bu köylerin tasarrufundaki yaylaları da bu coğrafyaya dâhil etmek gerekir. Bu gruba Pazar ilçesine bağlı Akbucak ve diğer Hemşin köyleri ile yukarıda Baş Hemşin ile Zuga Hemşin belde ve nahiyelerindeki Hemşinlileri de dâhil edebiliriz. Bu mahalle ve köylerde oturan Hemşinli nüfusunu kesin bir rakam olarak bilmiyoruz. Zira köylere kayıtlı nüfusun önemli bir kısmı bugün Türkiye’nin birçok kentine dağılmış kalabalık bir gurbetçi nüfusu oluşturuyor. Dahası bu durum ileride göreceğimiz gibi Hemşinli kimliğinin inşasında da önemli bir unsur ya da değişken olma özelliği gösteriyor.
Batı Grubu Hemşinli kimliğinin inşasında önemli itki ve katkıları bulunan iktisadi toplumsal ve kültürel değişkenden ilki, agro-pastoral yaşam tarzlarının bir parçası olan yaylacılıktır. Hemşinlilerin dağlık ve ormanlık coğrafyalarına uyum stratejilerinin bir sonucu olarak biçimlenen mevsimlik yayla göçleri dikey (vertical) transhumans tarzındadır. Diğer bir iktisadi değişken ise, geleneksel uyarlanma stratejisinin zamanla halkın geçim gereksinimlerini karşılayacak düzeyde bir güvence teşkil edemediği iktisadi buhran yıllarında, yurt dışına göçle şekillenmiş olan ve yakın zamanlara kadar neredeyse ismi sadece Hemşinlilerle anılan pastacılıktır. Her ne kadar fırıncılık, lokantacılık ve kafeterya işletmeciliği alanlarında da Hemşinli işletmeci ve çalışanlarla sık olarak karşılaşılsa da, Hemşinlilerin özellikle pastacılıkla ün sağladıklarından kesin olarak söz edebiliriz. Öyle ki, Hemşin halkının yakın dönem tarihini, pastacılık serüvenleri vasıtasıyla anlatmak dahi mümkündür.[3] Şimdi sırasıyla bu iki iktisadi faaliyet alanının Hemşinli kimliğinin inşasındaki işlevlerine bakabiliriz
Geleneksel Hemşin köy iktisadının bir eklentisi olan yaylacılık, ne bu halkın etnik kökenlerinin ne de atalarının yüzlerce yıl öncesinde yaşadıkları eski coğrafyalarından edindikleri göçebelik deneyim ve ideolojisinin bugünkü Hemşin coğrafyasındaki tezahürüdür[4]. Bu yaşam tarzını, tüm Doğu Karadeniz için geçerli olan topoğrafya ve iklim koşullarına halkın geçimlik gereksinimleri için zorunlu bir uyarlanma stratejisinin sonucu olarak görmek gerekir. Yaylacılık ya da çobanlığı sadece belli bir etnik grup ya da etni ile ilişkili gören primordiyalist milliyetçi anlayış ya da ideoloji, bugün hala yaylacılıkla Türklük arasında tek-doğrusal bir ilişki kurma eğilimindedir. Bu Türkiye’de beşeri ve sosyal bilimlerde alanında karşılaştığımız en bilindik ve eski (ideolojik yönelimi ağır basan) yapay korelâsyonlardan biridir. Bu nedenle Hemşin yaylacılığına bakarak bu toplumu Oğuz boyu Türklerinden biri olarak göstermeye çalışmak ise bugün hala Kürt meselesinde olduğu üzere Milliyetçi Türk Tarih Tezi doğrultusunda, ulus devlet sınırları içindeki tüm etnik unsurların Türklüğünü kanıtlama çabalarının yerel ya da bölgesel yansımalarından biridir.[5] Hemşindeki transhumansın, başat olarak koyun ve keçi sürüleriyle şekillenen, yazlak ve kışlaklar arasında daimi horizontal transhümans şeklinde tezahür eden “İç Asya step nomadizmi” ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Ancak dağılım alanı tüm Akdeniz ve Ortadoğu coğrafyasını içine alan koşullar içinde çeşitlenerek şekillenmiş, Anadolu’da izleri Batı Toroslar’da Likya ve Psidya antik yerleşimlerinden Pontos’a kadar sürülebilen kadim Anadolu dağlık bölge halklarının en eski ve köklü iktisadi ve toplumsal uyarlanma stratejilerinden birini oluşturuyordu. Transhümans ya da yaz mevsiminde köylülerin yüksek dağ çayırlarından yararlanmak üzere hayvanlarıyla birlikte organize ettikleri vertikal transhumans geleneği, muhtemelen Hemşin halkı bölgeye gelmeden önce de bu coğrafyada sürdürülmekte olan eski bir stratejiydi.[6] Bununla birlikte Hemşinliler bir zamanlar Anadolu genelinde yaygın geçim stratejilerinden birini oluşturan “yaylacılığı” Kaçkar Dağları’nın özgül ekolojik koşullarına uygun pastoral tekniklerle ve kendi kültürel gelenekleri vasıtasıyla çeşitli anlamlarla ve önem atfettikleri değerlerle donatarak, kültürel kimliklerinin ayırt edici bir unsuru haline getirdiler.
Peki, Hemşin yaylacılığının tikel ya da Hemşinlilere özgü karakteristikleri nelerdir diye soracak olursak işte bu noktada hemen söylenecek ilk şey, Hemşinin kültürel gelenekleri arasında zengin motiflerle karşımıza çıkan her yaz coşkuyla kutlanan Vartavar şenliğidir. Zira bu şenlik bu isimle ve buna ilaveten Hodoç şenliği sadece Batı Hemşin grubunun Çamlıhemşin ilçesi Hemşin halkı tarafından sadece yaylalarda kutlanır. Doğu Hemşin grubu Vartavarı kutlamazlar. Hodoc ise bu isimle sadece Hala grubu Hemşinli nüfusu tarafından Eylül başlarında Ayder’de kutlanan, ot biçme işlerini akşamları eğlenceli ve bereketli kılmaya dönük bir şenliktir. Horon, tulum ve atma türküler ise şenliklere anlam kazandıran asli sözlü folklorik unsurlardır.[7] Zira yaylalarda buluşan Hemşin nüfusu alt birimlere göre (birden fazla köy ve/veya mahalleden ve kentlerden katılımlarla) daha kalabalık ve kozmopolit olduğundan daha geniş bir toplumun bir araya gelip nüveleşmesine olanak sağlar. Dahası evlilik çağındaki gençlere eş bulma fırsatı da sunar. Bu bakımdan yayla mâni ve türkülerinde sevdalanmaya ve (yayla mevsimi kısa olduğundan) ayrılığa dair motiflere çok rastlanır.
Maalesef bugün Ayder oldukça kozmopolit bir turistik merkez haline gelince, eski Hodoc kutlamaları giderek popülerleşip turistik bir hüviyet kazanan Ayder şenliği tarafından massedilip eski önemini kaybetmiştir. Ayder şenliği, geleneksel kutlamaları, Hemşin halkının kendine özgü toplumsal-kültürel işlev ve bağlamlarından kopartarak kimliksizleştirmiştir. Bugün Ayder (Yukarı Ambarlık mevkii dâhil) artık Hala grubu Hemşin köylerinin kültürel geleneklerini sürdürebileceği bir mekân olma özelliğini kaybetmiştir. Zira turizmin yol açtığı karmaşa ve kozmopolitlik nedeniyle bu coğrafya üzerinde eski toplumun kendi geleneklerini organize etme kabiliyet ve kontrolü artık kalmamıştır. Benzer bir tehdit üst zonda, Kavrun yaylası gibi yayla turizmi ile gelişen mekânlar için de söz konusudur. Zira Hemşin yaylacılığının iktisadi önemi azalmış olsa da, izole olmalarını sağlayan coğrafi imkânları sayesinde, çok sayıda Hemşin köyünün ortak buluşma mekânları olarak yakın zamanlara kadar Hemşinli kültürel kimliğinin pekiştirilerek yaşatılmasına fırsat veriyordu. Daha da önemlisi geniş tekne vadiler içinde yer almaları nedeniyle yaylalar köylerden daha kalabalık nüfusları bir araya getirecek mekânsal kapasitelere de sahipler ve alt orman kuşağı içindeki dağınık ve parçalı köy yerleşmelerinin aksine, alp kuşağındaki yaylalar oldukça derli toplu birer köy görünümüne sahiptir. [8]
Turizmle dışarıdan denetime açık hale gelen ve turistik taleplere göre yeniden biçimlenerek farklılaşmaya başlayan yaylaların Hemşinli kültürel kimliğinin taşıyıcısı olma özelliği de artık hızla kaybolmaya başlamıştır. Zira yaylalarda süre giden düzen ve organizasyonlar, yerel toplumun iktisadi, toplumsal ve kültürel gereksinim ve taleplerinden çok, turizme yönelik dış taleplerin denetimi altına girmeye başlamışlardır. Örneğin, her yaz “Vartavar’da genç ve bekâr kızların köylerdeki çay toplama ve ot biçme işi bitince, iş kıyafetlerini çıkarıp temiz özenli kıyafetler üzerine ve bolca altın takıar takıştırıp, yine birbirinden süslü baş donanımlarıyla gruplar halinde ve türküler atarak yaylalara çıktıkları bilinir. Batı grubu Hemşin halkına özgü folklorik bir unsur olan bu Kuşiva veya Küşeve başı, pullu siyah şifon üzerine renkli ve desenli ipek şalın (şay dedikleri renkli desenli puşi) önden alın üzerinde çaprazlanarak arkada uzun ve havalı bir topuz ve kuyrukla sonlandırılması ile elde edilen bir baş donanım tarzıdır. Doğu Grubu Hemşin halkında görülmeyen bu donanım, bugün turizmin bölgeye girişiyle birlikte o denli popülerleşmiştir ki neredeyse bütün turistik Karadeniz rehber kitap ve broşürlerinin kapakları üzerine işlenen figürlerin başında gelmektedir.
Pastacılık meselesine gelince, bu meslek alanında yakın zamanlara kadar Hemşinlilerin ustalıkları ile nam salmaları, bölgesel coğrafi ve iktisadi koşulların yanı sıra, özellikle bu çalışmanın başında sözünü ettiğimiz 19. yüzyılda Anadolu’nun doğusunda cereyan eden siyasi çalkantıların yol açtığı zorunlu kitlesel göç olaylarıyla da ilişkilidir. Şüphesiz Hemşinlilerin, 15. yüzyıldan itibaren bölgedeki İslamlaştırma politikalarından, mollaların baskısından ve kıyımlarından muzdarip olarak Batum’a ve diğer Rus vilayetlerine kaçmış Hıristiyan akrabaları da vardı. Göç ve gurbetçiliğin öyküsünün buralarda yazılmaya başlanması bu nedenle sürpriz değildi. Uğur Biryol’un “gurbet Pastası” kitabında Bu göç serüvenin yaşanmış öykülerle süslü zengin anlatımlarını bulabiliyoruz. Bu göç ve pastacılık serüveni haliyle diğer etnik grupların iç göç ve gurbet öykülerinden bir hayli farklıdır. Örneğin Türkiye’deki neredeyse bütün midyecilerin Mardinli olması, Ankara sebze ve meyve halinin Haymana Kürtlerinin tekelinde olmasından da bir hayli farklıdır. Zira yurt dışına (Doğu Bloğu ülkelerine) iş göçüyle birlikte pastacılık alanındaki uzmanlaşmaları ve Bolşevik ihtilalini takiben (özellikle Stalin dönemindeki sürgün politikalarıyla) Türkiye’ye dönerek bu mesleği icra etmeye yönelik teşebbüsleri, ulusal ekonomiye diğer etnik gruplardan oldukça farklı bir eklemlenme sürecini de beraberinde getirmiştir. Pastacılık mesleği vasıtasıyla ulusal ekonomiye eklemlenmenin, klasik köyden kente göç olgusundan farkı, mesleki uzmanlaşmaları sayesinde kent varoşları veya kenar semtleri yerine, dönem itibariyle pastane ürünlerinin yegâne müşterileri olan burjuvazinin yaşadığı kent merkezlerine doğru olmasıdır. Bu nedenle ilk işletme örneklerinin isimleri de Avrupalı isimlerdi: Cafe Maya, Zürih, Milka, Flamingo gibi. Gurbet Pastası kitabının önsözünde, dönemin koşulları itibariyle bu eklemlenme sürecinin daha detaylı bir analizini yapmıştım:
…Çünkü pastaneler o yıllarda [1950–1960] ancak orta sınıf ile daha çok yüksek tabakaların tüketim kalıpları arasında yer alıyordu. Hatta bunlar arasında (Örneğin, Reyhanlar gibi) bir dönem Cumhurbaşkanlığı resepsiyonlarına hizmet vermiş olmakla övünenler dahi bulunmaktaydı. Dolayısıyla böylesine yüksek sınıftan kesimlere ve bürokratlara ürün ve hizmet sunmanın gereği olarak ona uygun bir etiket taşımayı tercih etmişlerdi denebilir. Şüphesiz bunlar arasında Avrupa deneyiminden öykünmelerle ya da esinlenmelerle seçilmiş isimler de olmalıydı. Oysa fırıncılık, farklı bir statüydü ve ekmeği alt sınıflar dâhil tüm kesimler için üretmek Hemşinli için böyle bir statü ayrıcalığı bahşetmiyordu ve dolayısıyla Kaçkar fırını gibi yerel isimler konmasında da bir sakınca yoktu. Ama pastacılık, yüksek sınıftan insanlarla münasebetin gereği olarak farklı bir statüye ayrışmayı getiriyordu… Ancak yerel kültürel kimliğin yani farklılıkların gizlenmesinin çok daha önemli bir nedensel açıklaması bulunuyor: Hemşinlilerin kültürel farklılıklarını ön plana çıkarmadan toplumsal hayata asimile olmaları. İşte bir meslek grubu halinde örgütlenmeleri nedeniyle Hemşinliler toplumsal sisteme [sorunsuzca ve kolayca] asimile olma yolunu seçmişlerdi ve Hemşin seçkinlerinin etnik kimliklerini gizleme yönündeki katı tutumlarının nedeni buydu. Hemşinliler, pastacılık sayesinde ulus-devlete entegrasyonlarını kolaylaştıracak uygun bir [mesleki] örgütlenme biçimi elde etmişlerdi ve önceleri “akraba ve hemşeri dayanışması” ile başlayıp gelişen süreç, kapitalistleşme ve örgütsel bağların gevşemesiyle birlikte yabancı (Hemşinli olmayan) unsurların geçişine izin verdi. (Biryol, 2007: 15-16).
Diğer gruplar açısından bunu söylemek ise pek mümkün değil. Gurbetçilik ve bunun ucunda bir zamanlar en ideal meslek olarak pastacılık sadece Hemşinli gençlerin gelecek ve kurtuluş umudu olarak bir arada değer kazanmaktaydı. Bu Hemşinli olmanın umudu olduğu kadar gurur kapısıdır. Göç ve gurbetle kaderi bağlanmış Hemşinlilik gururu, genç yaşta erkek çocuklarını pastacılık sanatını öğrensin diye gurbete göndermiş olan gözü yaşlı anaların buruk bir gönençle dile getirdikleri “gurbet uşağı” betimlemesinde saklıdır. Öyle ki, gurbete gidip para kazanmayana kız dahi verilmez:
“Köyde oturan erkeğe kız vermeyiz. Gurbete gidip para kazanacak, ev bark sahibi olacak ki evlenebilsin (Balıkçı 1997: 51).
Hemşin halkı günümüzde kentlerde nam saldıkları pastacılıkla ilgili o gururlu gurbetçi geçmişlerinin artık sonuna geldiklerini, süpermarketlerin pasta işine de girmeleri nedeniyle pastacılığın artık eski cazibesini kaybettiğini söylüyorlar. Gerçekten de örneğin başkent Ankara’da, sadece yaşadığım semt Kavaklıdere’de Meram, Puding, Fidan pastaneleri birer birer kapandılar. Reyhanlar’ın en son kafe’ye dönüştürdükleri dükkânlarını daha ne kadar süre açık tutabileceklerini bilmiyoruz. Ankara’nın popüler caddelerinden birinde olduğundan Tunalı’daki Flamingo pastanesi hala ayakta. Ama Kızılay’daki şubesi kapandı. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Dahası Ankara’nın en seçkin lokanta işletmelerinden Makrevis’li Şişmanlar’a ait Washington restoran da (Elazığlılara) el değiştirdi. Beklide bu nedenlerle son yılarda kentlerden memleketleri Hemşin’e dönerek yayla turizmiyle uğraşmak, özellikle işsiz kalan gençlerin yeni umudu oldu diyebiliriz. Bu yeni oluşum kentlerdeki okumuş ve iş güç sahibi (belli bir gelir ya da sermaye sahibi) Hemşinlilerin (Çinçiva’da Fırtına Pansiyon ve A. Vice’ Ekodanitap gibi) kendi memleketlerinde pansiyonculuk ve doğa turlar organizasyonları gibi girişimlerine de olanak sağlıyor. Özellikle okur-yazar ve entelektüel Hemşinlilerin büyük kentlerden (kentlerin gürültülü, sağlıksız, gerilimli hayatından) kaçarak kendi memleketlerine dönme isteği ve girişimleri, Hemşinlilik bilinci gibi Kaçkar doğasının koruma bilinci açısından umut verici bir gelişme olarak görülebilir. Ancak şimdilik turizmin iştah kabartan parasal getirileri, bu iki bilincin önünde gidiyor ve hızla yerel iktisadi yapı ve ilişkiler gibi toplumsal-kültürel ilişkileri de çözmeye devam ediyor.
Bugün Hemşinlilerin kendilerini nasıl algıladıkları konusuna gelirsek, Ermeni kökenli olmak gibi zor bir etiketi taşımak ile, tüm doğu Karadeniz halklarıyla birlikte Laz steorotipleştirmesi içine sokulmak arasında kaldıkları söylenebilir. Zira ilki pastacılık sayesinde sorunsuzca eklemlendikleri ulus devletin resmi ideolojisi ile sorunlu hatta çatışmalı bir seçeneği oluştururken, diğeri kendilerini ezelden beri ayrı tuttukları komşularıyla bir tutulmak anlamına gelmektedir. Üstelik Hemşinliler adları birlikte anılmasın diye Lazlarla hala kız alıp vermekte çekice görüyorlar.
Batı Hemşin grubunun kimlik algısındaki sorunlu alan, etnik kimliklerinin tarihsel arka planıyla ilgili ciddi bir toplumsal hafıza kaybıyla malul olmasıdır. Gerçekten de geçmişte yaşanmış veya tanıklık etmiş olunan toplumsal bir travmayla ilişkilendirilebilecek denli bir hafıza kaybıyla karşılaşıyoruz. Çok can alıcı ve burada girmek istemediğin 1914–1915 olaylarının bu coğrafyada nasıl cereyan ettiği elbette bir “sır” olarak duruyor. Ancak, Hemşin halkının büyük bir kısmının Karadeniz genelindeki İslamlaştırma ve Türkleştirme politikalarıyla tehcirden çok önceleri din değiştirmiş olarak etnik kıyımdan kurtulduklarını söyleyebiliriz. Bununla birlikte de Hıristiyan komşu ve akrabalarının akıbetini tanıkları olarak yaşadıkları travmayı gösterebiliriz. 1990 yılında doktora tezimin alan çalışması sırasında bu konuda aldığım tek malumat, Ayder’de pansiyonlarında kaldığım yaşlı bir kadının anlattığı, o yıllarda çocukluk çağını idrak eden kendi kuşağından insanların, Elevit’te oturan son birkaç Hıristiyan haneyi jandarmaların boşaltıp götürdüklerini ve arkalarından el salladıklarını hatırladıklarından ibarettir. Günümüzde AB süreciyle tekrar alevlenen soykırım tartışmaları ve özellikle yeni toplumsal travmamız Hrand Dink’in öldürülmesinin ardından şüphesiz Hemşinliler haklarındaki iddialara daha da büyük bir hassasiyet gösteriyorlar ve temellendirilmesinde ve özdeşleşmekte güçlük duydukları bu kökenle barışık hale gelmeleri, ortam demokratikleşmediği sürece çok güç görünüyor. Ama en azından şu açık ki kendi kimliklerini geniş Laz steorotipleştirmesinin dışına çıkarmalarına yetecek denli elle tutulur ve gözle görülür kültürel kimlik farklılıkları var ve fizyonomik açıdan dahi benzemedikleri Lazlarla da Ayder’de gelişmekte olan turizmden kimin daha çok pay alacağı “kavgasından” başka bugün alıp veremedikleri bir şey bulunmuyor. Transaksiyonalist yaklaşımla çözümlenecek olursa, bu elbette iki halkın çok eskiden beri rekabetçi değil de birbirlerini destekleyici (tamamlayıcı) iktisadi uzmanlaşmaları sayesinde mümkün olmuştur. İki halk birbirlerinin uzmanlaşma alanlarına girmeyip, mock fighting düzeyindeki sözlü rekabetten öteye gitmeyen atışmalarla, çatışmasız bir şekilde, gizli bir uzlaşmayla etnik sınırlarını sürekli yeniden inşa edip koruyabildiler.
Dışarıdan Hemşin halkı ve kültürünün nasıl algılandığı konusu ise, bugüne kadar çalışılmamış bir konudur. Ne ki Hemşin coğrafyasına eskiden Kaçkar dağları ekspedisyonları için gelen yabancı grupların raporlarından bazı bilgilere ulaşmamız mümkün görünüyor. Örneğin, Fedden ve Goodfellow ‘a ait 1960’lı yıllarda Kaçkar dağlarına yönelik bir ekspedisyon raporunda Hemşin erkeklerinin ekspedisyona “şerpalık” etmeyi (yani yük taşımayı) reddetmeleri üzerine yöre erkekleri hakkında “aristokrat tavırlı” betimlemesinin kullanıldığını görüyoruz.[9] Aynı raporda kadınların “tavus kuşları” gibi süslü başörtülerinden de söz ediliyor. Yabancılar, erkeklerin değil de kadınların –üstelik bu kadar süslü kıyafetler içindeyken- sırtlarında iple ya da sepetle ağır yük taşıyor olmalarını epeyce yadırgamış olsalar gerek. Ne ki, bu manzara bugün Türk kamuoyu ve medyasında dahi hâkim bir klişedir ve sürekli çalışan, erkeğine hizmet eden Karadeniz kadınına karşılık, çalışmayarak kahvede vakit geçiren ve kumar oynayan Karadeniz erkeği kalıp yargısı, hala çok yaygındır. Rize’nin kıyı köylerinden biri olan Sümer’de çay işletmelerindeki iş bölümü ilişkilerini incelemiş olan Hann’ın (1990: 4-5), erkeklerin çay üretimindeki rolleriyle ilişkili gözlem ve analizleri şöyledir:
“…çay üretimine geçişten önceki dönemlerde, erkeklerin bölgesel ekonomik faktörler ve nüfus baskısı nedeniyle başka bölgelere göç etmeleri sonucu yöredeki tüm ekonomik uğraşıları kadınların üzerine kalmıştır. Sanılanın aksine erkekler boş durmamaktadır; çayın ekonomiye girişinden sonra, başka bir işi olmayan erkekler pek âlâ çay üretimiyle ilgili işlerde, hatta çoğunlukla kadınların yaptığı, çay toplama ve taşıma işinde de çalışmaktadır. Köyden birçok erkeğin aynı dönemde yöredeki çay fabrikalarında, geçici işçi statüsünde el emeğine dayanan işlerde çalışmalarının, çayla ilgili işlerin yoğunluk kazandığı dönemlerde çay bahçelerinde erkeklere rastlanmamasını anlaşılır kılmaktadır.”

Benim çayın ekonomiye girişiyle birlikte köylerde kalan işsiz ya da gurbete çıkmamış Hemşin erkeklerinin işgücüne katılımlarıyla ilgili gözlemlerim bundan pek farklı değildir. Bunun bir istisnası pastacı işletme sahibi Bağkur emeklisi erkeklerle, devlete ait hizmet sektöründe çalışıp emekli aylığı olan erkeklerdir. Gurbette çalışan genç erkeklerden yazın köylerine izinli geldiklerinde ot biçme, evin onarımı, odun tedariki, hayvanların veterinere götürülmeleri, yaylaya çıkış erzak hazırlıkları gibi işleri görmeleri hala beklenen şeylerdir. Hemşin’de erkeğin statü ayrışmasını sağlayan esas meslek pastacılıktır. Birçok okumuş, yüksek okul diplomalı Hemşinli kadın ve erkekler sayılmazsa, kente yerleşmiş Hemşin kadını ancak dükkânda tezgâhta oturabilir:
“…[Erkekleri gurbette olduğundan] Yaz kış Hemşinde kalan diğer hane üyeleri, özellikle kadınlar ise günlük rutinin yanı sıra çay dâhil tarıma dayalı üretimin asıl taşıyıcılarıdır. Odun, ot ve gıda maddeleri gibi ağır yüklerin taşıyıcısı da çoğunlukla kadınlardır. Ancak, onlar daha çok erkeklerinden onlara düşen destek ve güvenceleri yerine getirmedikleri zaman yakınırlar. Yani gurbetten para göndermedikleri, ot biçmeyle ve yaşlılarının şikâyetleriyle ilgilenmedikleri zaman. Bir Hemşinli kadına, “her işe sen koşuyorsun, kocan neden sana yardım etmiyor, yükleri neden ona taşıtmıyorsun?” diye soracak olursanız kendisinden genellikle şöyle bir karşılık duyarsınız: “O bütün yıl şehirde çalıştı, para kazandı, ailemizin direğidir. Şimdi tatilde, dinlenmek hizmet görmek hakkıdır.” Elbette kadın bu dinlenme hakkını kendinde görmeyen ve her zaman çalışan bir cinsiyet olarak eşitsiz bir konumdadır. Ama erkeğine yük taşıtmayacak kadar onun gurbette edindiği statüye de saygılıdır…” (Biryol 2007: 18-19)

Son yıllarda yerel kültürel kimliklerin önem kazanması süreci açısından Hemşinlinin durumunu inceleyecek olursak; bu sürecin oldukça somut (nesnel) tanıklıklarından söz edebilirim. Turizmle birlikte daha doğrusu 1990’larda gelişen yerel kimlikleri pazara sürme modasının artmasıyla birlikte kentlerdeki Hemşin pastane ve lokantalarında da tabelalar değişmeye başladı. Örneğin oturduğum semtte kapanmadan önce Esat’taki Puding pastanesinin tabelası indirilip yerine Palovit asıldı; üstelik yaylayı sembolize eden figürlerle. Nayla, Serender, Pilita, pastane ve lokanta isimleri oldular. Dahası bir gün Nenehatun’da Hatun pastenesine servis yapan station vagon bir arabanın arka camında italik ve elyazısı harflerle Hemşinli yazısını gururla yazacak kadar cesaret kazandıran bir gelişmeydi ve bu bugün de devam ediyor. Ancak “o tulumla konuşan gururlu insanlar”dan söz edildiğinde yaşlılar gençleri bu çemberin dışına iterken ve Hemşinliliğin yozlaşmasından yakınırken, gençler de Hemşin coğrafyasını bu güne kadar kendi kaderine terk etmekle ve hiçbir yatırım yapmamakla suçladıkları yaşlı kuşağın gelecek Hemşinli nesillere pek bir şey bırakmadıklarından yakınıyorlar. Bu arada yaşlıların bağnazlığından da dem vuran, Hemşinliliğin tarihi arka planına meraklı daha yürekli okumuş bir genç kuşak ta milliyetçi tezlerden, doğmalardan örülü o eski köhnemiş “gövdeyi” zorlayıp geçmeye daha istekli görünüyorlar.
Sonuç Yerine
Doğu Karadeniz’in etnik ve kültürel çeşitliliğinin ortaya çıkarılmasında, Zugaşi Berepe ile geçen yıl kanserden yitirdiğimiz Kazım Koyuncu’nun, Birol Topaloğlu, Grup Helesa ve benzeri yürekli entelektüel ve sanatçı insanların önderliği ile uyanan bilincin verdiği –tüm korku kültürü senaryo ve tehditlerine rağmen- cesaretin bunda şüphesiz büyük payı var. Vova grubunun kurulması ve Hemşin Ermenicesiyle ezgiler seslendirmeleri de aynı yürekli girişimin bir parçası oldu. Yaşadığım topraklarda bugünlerde yükselen milliyetçilik dalgasında, Türkiye’nin çeşitlilik içinde birlik bilincine doğru uyanışının önüne geçme çabalarının önemli bir rolü var. Doğu Karadeniz bölgesi bu bakımdan en hassas coğrafyalardan birini oluşturuyor. Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetlerinin faillerinin bu bölgeden çıkması muhakkak bir tesadüf değildi. Türkiye üzerinde dış güçlerin ve özellikle toprakları üzerinde hak iddia eden grupların ciddi plan ve tezgâhlar kurdukları dedikodu kültürü ile yaratılan infial, Karadeniz’de işsiz ve medya vasıtasıyla yayılan şoven milliyetçilik ve şiddeti özendiren yayınlarla bombardımana uğrayan gençler, bu cinayetleri planlayan güçler ve örgütleri (Ergenekon gibi) için kullanılmaya hazır tetikçiler haline getiriliyorlar. Muhtemelen buraya davet edilişimizin gerçek amacı konusunda akademik çevremden birçoklarının kafalarındaki soru işaretlerini veya şüpheleri dağıtmak, Türkiye’ye döndüğümde de pek mümkün olmayacak. Ne ki, Türkiye genelinde akademia, statükonun bir parçası olmaya devam ettiğinden, bu benim için pek de şaşırtıcı gelmiyor. Aslen mübadele ile kültürel köklerinden sökülüp Balkanlardan Anadolu’ya getirilmiş bir toplumun üçüncü kuşaktan üyesi olarak Samsun doğumlu olmak dışında Hemşinlilerle doğuştan bir akrabalık bağı bile olmayan bir kişi olarak bu misyonu bir akademisyen olarak üstlenmekten gurur duyuyorum. Korku kültürünün ve şiddetin söz sahibi olmayacağı bir gelecek için daha cesurca ortaya çıkmak gerektiğini de savunuyorum.

Yararlanılan Kaynaklar:
Balıkçı, Gülsen (1997) “Rize/Pazar/Akbucak, Ortayol ve Uğrak Köylerinin Etnik Yapıları.” (Basılmamış yüksek lisans tezi), Ankara: A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Halkbilim Anabilim Dalı.
Biryol, Uğur (2007) Hemşinliler, Göç ve Pastacılık: Gurbet Pastası. İstanbul: İletişim Yayınları.
Bläsing, Uwe (2001) “Some aspects of Armenian-Turkish language contacts.” Paper presented at the International Conferance on Armenian Dialectology, Stepanakert, August, 11 -12.
Bryer, Anthony (1975) “Greeks and Turkmens: The Pontic Exception.” Dumbarton Oaks Papers, XXIX,, 115-151.
Ersoy, E. G., (2003) “Herkesin Türklüğü”ne Dair Yerel Yansımalara Örnekler: Lazlar ve Hemşinliler.” Toplum ve Bilim, 96, 75 - 92.
Ersoy, E. G., (1995) "Hemşinli Etnik Kimliğine Antropolojik Bir Bakış." Birikim, 71 -72 (Etnik Kimlik ve Azınlıklar Özel Sayısı), 139-143.
Fedden and Goodffellow (1964) “Kaçkar (North Eastern Turkey).” Alpine Journal, LXIX, 129 -132.
Georgeon, F. (1995) “Bölüm XIII: Son Canlanış (1878-1908) s.145-211.” Osmanlı İmparatorluğu Tarihi II, Yayın Yönetmeni: Robert Mantran, (Çeviren: Server Tanilli). İstanbul: Cem Yayınevi
Hann, Chris M. (1990), “The Sexual Division of Labour in Lazistan.” (Paper Prepared for the Workshop), Culture and the Economy: Changes in Turkish Villages. London: S.O.A.S. (25th May 1990).
Kırzıoğlu, Fahrettin (1966) “Eski-Oğuz (Arsaklı-Part) Kalıntısı Hemşinliler.” Türk Folklor Araştırmaları, X, 201, Yıl:17, 4099-4104.
Shahnazarian, Nona (2003) “Nomadic Identity: the Case of the Hemshils (Hemshins)” Paper presented to “Hamshen Workshop 2003” Leiden: Leiden University, Dept. Of Comparative Linguistics, (23-24 September 2003).
Soysu, Hale (1991) “Hemşinliler: Tulumla Konuşan Gururlu Insanlar.” İkibin’e Doğru, 41: 44 - 47.
Ulusoy, Duygu 2002 Çamlıhemşin Yöresi Hemşin Halkının Toplumsal Yaşamında Tulum ve Horon’un Yeri ve İşlevleri.(Basılmamış Yüksek Lisans Tezi). Ankara: H.Ü. S.B.E.
* Assistant Professor, Hacettepe Üniversitesi, Antropoloji Bölümü.
[1] Geogeon, F. (1995: 175) 1878 ile 1914 yılları arasında özellikle Hıristiyan (Ermeni, Rum, Arap) olmak üzere 300 bin insanın Osmanlı İmparatorluğunu terk ederek, Rusya’ya sığındığını (özellikle Ermeniler söz konusu olduğunda) ya da Birleşik Devletlere gidip, talihlerini denemeye kalkıştıklarını söylemektedir.
[2] Bkz. Bläsing, Uwe, August 11-12, 2001.
[3] Örnek bir çalışma, geçtiğimiz yıl İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Uğur Biryol’a ait Gurbet Pastası kitabıdır.
[4] Her ne kadar Nona Shahnazarian, Krasnodar Hemşinlilerinde göçebeliğin bu bölge Hemşinli kimliğinin ayırıcı unsuru olduğunu ileri sürse de, Türkiye Hemşinlilerinde böyle bir göçebelik ideolojisi ya da göçebelikle ilişkilendirilen bir kimlik algısı bulunmamaktadır (Shahnazarin 2003)
[5] Kırzıoğlu (bkz 1966: 4100) ismi özellikle Laz ve Hemşinliler üzerine bu milliyetçi tarih tezinin bölgede kapsamlı bir propagandisti olarak literatürde sık olarak karşımıza çıkıyor. Kırzıoğlu, yerel muharrir ve ileri gelenler üzerinde de etkin bir figür oluşturduğundan, fikirleri, etnik bilincin uyanmasına yol açabilecek tezlerin sızmasını engelleyici milliyetçi bir gövde (corpus) oluşumuna da hizmet etmiştir.
[6] Bu konuda bkz., Bryer (1975)..
[7] Hemşin horonuyla tulumunun işlevleri üzerine detaylı bir çalışma için bkz., Ulusoy, Duygu, 2002.
[8] Sadece Kavrun yaylasında, biri Pazar diğerleri Çamlıhemşin ilçesinden gelerek buluşan üç köy ile üç mahalleye ait 154 hane bulunuyordu ve bu hanelerden 92’si 1990 yazındaki alan çalışmam sırasında yayladaydı. Bu hanelerdeki toplam nüfus ise olağan koşullarda 240 iken; şenliklerde bunun üç, dört katını geçiyordu. Yaylalar yaz sezonunda aşağıdaki köylerin birçoğunun toplam nüfusundan da daha kalabalık nüfuslara ulaşmaktaydı (bkz. Ersoy, 1994: 56)
[9] Fedden and Goodffellow (1964) “Kaçkar (North Eastern Turkey).” Alpine Journal, LXIX, 129-132.

BİR HEMŞİN KÖYÜNDE KONUŞULAN TÜRKÇE AĞIZ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER: ERİVAN SUNUMU

Sevgili Ayşenur (Kolivar) sahnede devleşen bir sese sahip... Müthiş, müthiş, müthiş...

Hepiniz iyice biliyorsunuz artık. Sonbahar filminin özellikle finaldeki muhteşem şarkısını söyleyen kişi Ayşenur Kolivar... Bir etnomüzikolog gibi çalışan sevgili Ayşenur, durmadan konser vererek de araştırmalarını, yaptığı işi paylaşmakta. Denk geldi ve birlikte Hemşin Haftası için Erivan'a gittik. Ağustos ayında... Konserler, sergiler ve akademik toplantılar yapıldı. Ayşenur hoca da (kendisi bir özel üniversitede hocadır) orada Hemşin üzerine bir bilimsel rapor sundu. Rapor uzun ama burada asılı duracak. İsteyen okur... Okuyalım, güzelleşelim...


I. Giriş

Bu çalışmada, Hemşin kültürünün belirli unsurları, bir Hemşin köyünde konuşulan Türkçe ağzına dair alan çalışmasından elde edilen veriler üzerinden incelenecektir. Hemşin kültürü ifadesinin bazı belirsizlikler içermesi olası olduğundan her iki terimden de ne kastettiğimi anlatarak başlamak istiyorum.

A. Kültür kavramı

Kültür kavramı, 19. Yüzyılın sonlarından itibaren sosyal bilimler içerisindeki en karmaşık kavramlardan biri olmuştur. Karmaşıklığının bir boyutu KELİMENİN kısmen örtüşen birçok farklı anlama sahip olmasıdır. Bu nedenle, kullanıldığı her yerde hangi anlamda kullanıldığının açık bir şekilde tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu çalışmada kültür kavramı, bir insan grubunun varlığını sürdürmek ve yeniden üretmek için kullandığı bilgi birikimi ve eylemler anlamında kullanılmaktadır. Bu itibarla kültür bireysel bir şey değil, tam aksine bir grubun üyelerinin paylaştığı bilgi birikimi ve eylemlerdir.
Karmaşıklığının bir diğer boyutu da kimlik, ideoloji vs. türünden kavramlarla ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Hemşin kültürüne dair tartışma açısından bakıldığında özellikle kültür ve kimlik kavramları arasındaki ilişkinin önem taşıdığı kolayca görülür. Kimlik İFADESİ, kültürÜN aksine bireye ilişkin bir kavramdır ve bir kişinin çeşitli şekillerde tanımlanabilecek bir insan grubuna aidiyetini ifade eder.
Bu çalışmada, Hemşinli kimliği değil Hemşin kültürü ele alınacaktır. Bir başka deyişle, kendilerini Hemşinli olarak adlandıran kişilerin kendi kimliklerini nasıl tanımladıkları bu çalışmanın kapsamı dışındadır. Çalışmanın ana konusu Hemşin kültürünü paylaşan kişilerin varlıklarını sürdürmek ve yeniden üretmek için kullandığı bilgi birikimi ve eylemlerin bazılarını sunmaktır.
Karmaşıklığın bir başka boyutu da kültür kavramının bir soyutlama olmasından ileri gelmektedir. Bir başka deyişle, kültür kavramının gerçek dünyadaki temsilleri kendisini kültürlerarası ilişkiler sistemi içerisinde ortaya çıkan belirli bileşimler, çeşitlemeler vs. yoluyla ortaya koyar. Bu itibarla, Hemşin kültürü konusunda yapılacak bir tartışma açısından melez kültür kavramının önem taşıdığını düşünüyorum. Farklı kültürler, bir arada yaşamak ya da etkin iletişim olanaklarına sahip olmak gibi nedenlerden dolayı kendi bilgi birikimlerini ve eylemlerini başka bir kültürle yoğun, sistemli, sürdürülebilir ve geriye döndürülemez şekilde paylaşabilirler. Bu tür bir süreçte yeniden şekillenen kültürler melez kültürler olarak adlandırılmaktadır.
Buraya kadar kültür teriminden ne kastettiğimi açıklamaya çalıştım. Şimdi Hemşin kültürü başlığındaki Hemşin terimini ele alacağım.

B. Hemşin

Hemşin Doğu Karadeniz’de hem bir coğrafi bölgenin hem de bir kültürün adıdır. Coğrafi olarak Doğu Karadeniz dağlarının Rize ve Artvin ileri içerisinde yer alan bölümünün sırtları ve iç bölgeleri Türkiye’de Hemşin bölgesi olarak adlandırılmaktadır[1].
Genelde, Türkiye’deki Hemşin coğrafyası doğu (ya da Hopa) Hemşin ve batı Hemşin[2] şeklinde iki ana parçaya bölündüğü varsayılmaktadır[3] Doğu (ya da Hopa) Hemşin Artvin’in Hopa ilçesindeki Hemşin köylerinden oluşmaktadır. Bazı araştırmacılar aynı ilin Borçka ilçesindeki Hemşin köylerini de buraya dâhil etmektedir[4]. Batı Hemşin kültürel coğrafyasının sınırlarının tanımı ise biraz daha ihtilaflıdır. Batı Hemşin’in genellikle Rize ili Pazar ve Çamlıhemşin ilçelerindeki Hemşin köylerini içerdiği düşünülür. Bazı araştırmacılar,[5] İkizdere, Çayeli ve Fındıklı ilçelerindeki Hemşin köylerini de buna dâhil ederler. Bu coğrafi bölümlenme aynı zamanda kültürel bir ayrım olarak da düşünülür çünkü bu iki bölgenin birbirinden dil itibariyle de ayrıldığı iddia edilmektedir[6]. Batı Hemşin’de Türkçe ağızlar konuşulmasına karşılık doğu Hemşinlilerin iki dilli olduğu ve “Homşetsma” denilen bir batı Ermenice ağzını da konuştuğu kabul edilmektedir[7]. Bazı araştırmacılar[8], batı
[1] Türkiye dışında yaşayan Hemşinliler de vardır. Daha detaylı bilgi için bkz. Vaux, B. “Hemshinli: the forgotten Black Sea Armenians” Journal of Armenian Studies, 6.2: 2001, 47-71. Rusya’da yaşayan Hemşinliler ve Sovyet dönemi boyunca tarihleri için bkz. Hovann Simonian,“The vanished Khemshins”, Journal of Genocide Research, v.4. 3: 2002, pp. 375-385.
[2] Trabzon, Samsun, Ordu, Sakarya, Bolu, İzmit ve İstanbul’da da buralara çeşitli nedenlerden dolayı göç eden Hemşinliler tarafından kurulmuş olan Hemşin köyleri vardır.
[3] Gülsen Balıkçı, “Rize-Pazar/ Akbucak, Ortayol ve Uğrak köylerinin etnik yapıları”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Ankara:Ankara Üniversitesi, 1997), p.43, Levon Haçikyan, Hemşin gizemi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1996), p.53, Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği, 2002), p.54, Hovann Simonian, “History and identity among the Hemshin”, ISIM NEWSLETTER, (Leiden: International Institute for the Study of Islam in the Modern World, 2004), p.24, Peter A. Andrews, Türkiyede etnik gruplar, (İstanbul: Ant, 1992), pp.181-182.
[4] Gülsen Balıkçı, “Rize-Pazar/ Akbucak, Ortayol ve Uğrak köylerinin etnik yapıları”, Unpublished M.A dissertation, (Ankara:Ankara Üniversitesi, 1997), p.43, Hachikian, H. “Notes on the geography, history, demography, and anthropology of the Hemşinli”, in Hovann Simonian (ed.). The Hemshin: A Handbook, (London: Routledge Curzon, 2005).
[5] ibid, Yusuf Kobal, “Hemşin”, Cennet Rize’nin Sesi, 2: 1991, p.9, Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği, 2002), p.65, Gülsen Balıkçı, “Rize-Pazar/ Akbucak, Ortayol ve Uğrak köylerinin etnik yapıları”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Ankara:Ankara Üniversitesi, 1997), p.43.
[6] ibid., p.43, Peter A. Andrews, Türkiyede etnik gruplar, (İstanbul: Ant, 1992), p.182, Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği, 2002), p.68, Levon Haçikyan, Hemşin gizemi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1996), p. 53.
[7] Homşetsma hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Sally J. Berens, “The phonetics and phonology of Homshestma”, Yayınlanmamış doktora tezi, (Harvard College, 1997) ve Bert Vaux, “Hemshinli: the forgotten Black Sea Armenians”, Journal of Armenian Studies, 6.2: 2001, 47-71.
[8] Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği, 2002), p.68, Orkun Yaman, “Etniklik ve Hemşin üzerine”, Halkbilimi. 7:1998, p.56.
Hemşin’deki Türkçe ağızlarda Homşetsma’dan geçen alıntı sözcükler bulunmakla birlikte, bunun bölgede yaşamış olan Ermenilerden kalma olduğunu ve Homşetsma’nın batı Hemşinliler tarafından batı Hemşin’de asla anadil olarak konuşulmadığını iddia etmektedir. Diğer yanda, başka bazı araştırmacılar da[1], Homşetsma’nın batı Hemşin’de anadil olarak konuşulmuş olduğunu ancak bugün tamamen unutulmuş olduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla, sözcük dağarcığı düzeyinde Homşetsma’nın etkisi konusunda bir görüş birliği olmakla birlikte batı Hemşin’de Türkçe ağızlarda kullanılan sözcüklerin başka bir dilden geçme alıntı sözcükler mi olduğu yoksa daha önceden konuşulmuş olan bir dilin kalıntısı mı olduğu konusunda bir görüş ayrılığı vardır.
Buna karşın, sorunun esasının yukarıda tarif edilen görüş ayrılığı değil, Homşetsma’nın bugün batı Hemşin’de konuşulmadığı konusundaki görüş birliğinde yattığını düşünüyorum. Yaptığım alan çalışmasında Homşetsma’nın yerli konuşurlar tarafından batı Hemşin’de hala konuşulmakta olduğunu gördüm. Dolayısıyla, doğu ve batı Hemşin arasında yukarıda belirtilen dilsel ayrımın geçerli olmadığını düşünüyorum. Doğu ve batı Hemşin arasında dil farklılığı temelinde yapılan ayrım geçersiz olduğu için bu bölümleme yerine Hemşin terimini bütünlüklü bir kültürün ifadesi olarak kullanıyorum.
Bu bölgenin fiziksel coğrafya itibariyle en önemli özelliği dar kıyı çizgisi boyunca uzanan sıradağların dereler tarafından derin vadilere bölünmüş olmasıdır. Genelde, köyler vadilerde kasabalarsa kıyı bölgesindedir. Köylerde genellikle kendine yeterli bir toplum bulunduğundan köyler ve kasabalar arasındaki ilişki çay üretiminin bölge ekonomisinde belirleyici hale geldiği 70 yıllara kadar çok yoğun değildir.
Bölgenin kültürel coğrafyasının bir başka önemli özelliği de bölgede konuşulan dillerin ve var olan kültürlerin çeşitliliğidir. Hemşin bölgesi ve çevresinde konuşulan başlıca dil ve ağızlar resmi dil olarak Standart Türkçe, çeşitli Kuzey Anadolu Türkçe ağızları, Homşetsma, Lazca, Gürcüce, Pontus Rumcası, Kürtçe ve bu dillerin yöresel ağızlarıdır. Hemşin, Laz, Pontus Rum ve Gürcü kültürlerinin özellikle kasabalarda yoğun bir ilişki içerisindedir. Yalıtılmış köyler ve çok kültürlü kasabalardan oluşan bu yerleşim yapısının bölgede konuşulan dil ve ağızlar üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Bir yanda yalıtılmış köy yapıları söz konusu dil ve ağızların bazı önemli arkaik özelliklerini muhafaza etmesine olanak verirken diğer yanda kasabalardaki çok kültürlü ortam kültürler arasında güçlü bir etkileşime zemin hazırlamış, bu dil ve ağızlarda yeniliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır.
II. Olgu Sunumu: Bir Batı Hemşin Köyünde Alan Çalışması
[1] Levon Haçikyan, Hemşin gizemi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1996), p.55, Hovann Simonian, “History and identity among the Hemshin”, ISIM NEWSLETTER, (Leiden: International Institute for the Study of Islam in the Modern World, 2004), p.24.
Bu çalışmada sunulan veriler Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yaptığım yüksek lisans tezim için 2004 yılında toplanmış olan verilerdir. Yüksek lisans tezimin konusu Rize ili Çayeli ilçesindeki bir Hemşin köyünde konuşulan Türkçe ağzın sesbilimsel özellikleridir. Alan çalışması sırasında, bu köyde kendilerinin Ermenice olarak tanımladığı Homşetsma’nın da konuşulduğunu gözlemledim. Dolayısıyla köyde konuşulan Türkçe ağzın Homşetsma ile ilişkisinin göz önünde bulundurulması gerektiği açıktı. Homşetsma üzerine bilgilerim sınırlı olduğu için ve tezimin ana konusu köydeki Türkçe ağız olduğu için bu ilişkiyi ayrıntılı olarak inceleyemedim. Şimdi, bu Türkçe ağzın Homşetsma’yla ilişkili olabilecek bazı özelliklerine bazı dair olgular sunmak istiyorum.

A. Ünlü Sistemi

Sesbilimsel açıdan, bu Türkçe ağızda aşağıdaki ünlü dağarcığı tablosunda gösterilen beş ses bulunmaktadır. Aynı beş ünlülü sistem Hemşin’in Elevit[1] ve Senoz vadisi gibi diğer bölgelerinde de görülmektedir. Bu yaygın fenomenin örneklerine Trabzon[2] ve Rize[3] bölgelerinde konuşulan Türkçe ağızlarda da rastlamak mümkündür. Dolayısıyla dilbilimci Brendemoen haklı olarak şu soruyu sormaktadır: “…Neden Doğu Karadeniz ağızlarında /ı/, /ü/, /ö/ ünlülerinin bulunmaması yönünde bir eğilim vardır?” [4] Trabzon yöresindeki Türkçe ağızlara dair cevabı da şudur: “… bu durum ancak yabancı dillerin etkisiyle ya da Lars Johansson’un terminolojisini kullanacak olursak yabancı dillerden kod kopyalanmasıyla açıklanabilir… Burada sözkonusu olan başlıca dil Rumcadır, /ı/, /ü/ ve /ö/ ünlülerinin kullanılmaması eğilimi Rumcanın fonem dağarcığının Türkçeninkine kısmen dayatılması
[1] Ayşenur Kolivar, “Turkish vowel harmony and the dialects of Rize: a case study in Elevit” Yayınlanmamış makale.
[2] Bernt Brendemon, “A note on vowel rounding in the Trabzon dialects”, in A. Sumru Özsoy et al. (eds.), Studies in Turkish linguistics, Proceedings of the Tenth International Conference in Turkish Linguistics, (İstanbul: Boğaziçi University Press, 2003), pp.318-319.
Yasemin Öner, “Harheş dialect: a phonological and morphological analysis”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul, 1978), p.16.
[3] Turgut Günay, Rize ili ağızları, (Ankara: Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları, 1978), p. 27 “Bunun sonucunda Rize ili ağızlarında diftonglar ve yazı dilinin tesiriyle doğan bazı analojik biçimler dışında ı, ö, ü seslerine rastlamak mümkün değildir.”
[4] Bernt Brendemon, “A note on vowel rounding in the Trabzon dialects”, in A. Sumru Özsoy et al. (eds.), Studies in Turkish linguistics, Proceedings of the Tenth International Conference in Turkish Linguistics, (İstanbul: Boğaziçi University Press, 2003), p.318.
sonucu ortaya çıkmıştır. Rumcanın ünlü sisteminde beş ünlü fonem bulunmaktadır, “tipik Türkçe” olan yani /ı/, /ü/ ve /ö/ ünlülerine sahip değildir.”[1]
Hemşin yöresinde Rumcanın etkisinin sorgulanabilir olduğu ve yörede halen daha iki dilli insanların yaşadığı göz önüne alındığında Hemşin bölgesinde yoğun olarak konuşulan diğer dillere yani Lazca ve Homşetsma’ya bakılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Gerek Homşetsma gerekse Laz dilinin beş ünlülü bir sisteme sahip olması gerçekten ilginç bir olgudur. Brendemoen’in akıl yürütmesine paralel bir şekilde düşünüldüğünde, Hemşin köylerindeki Türkçe ağızlarda beş adet ünlü bulunmasının bu dillerden kod kopyalanması suretiyle gerçekleştiği düşünülebilir. Bu köylerin sakinleri Homşetsma’ya çok daha fazla aşina olduğu için incelediğim Türkçe ağzında kullanılan beş ünlülü sistemin Homşetsma’dan kod kopyalanması suretiyle oluşmuş olması kuvvetle muhtemeldir.

A. /o/ foneminin kullanımına dair sınırlamalar

Standart Türkçede /o/ fonemi bir sözcüğün sadece ilk hecesinde bulunabilir. Doktor ya da horoz gibi sıkça kullanılan sözcükler alıntı sözcüklerdir ve bu kısıtlamanın istisnalarıdır. İncelediğim Hemşin köyünde kullanılan Türkçe ağızda da, /o/ fonemi Türkçe kökenli sözcüklerin sadece ilk hecelerinde bulunabilmektedir. Bununla birlikte, bu ağızda /o/ foneminin kullanımına dair kısıtlamanın ihlal edilmesinin başka birçok örneğini daha bulmak mümkündür. Standart Türkçede var olan istisnaların yanı sıra bu ihlallere özellikle yaygın olarak kullanılan Homşetsma kökenli sözcüklerde sıkça rastlanır.
[1] ibid., pp.318-319.
Standart Türkçedeki /o/ fonemine dair kısıtlamalar, bu ağız için şu şekilde yeniden tanımlanabilir: Türkçe kökenli sözcüklerde /o/ fonemi, /m/ ve /n/ ünsüzlerinden önce gelmediği sürece, ilk hece haricindeki hecelerde bulunamaz Bu ilginç fenomen sadece incelediğim ağza özgü değildir. Hemşin’deki diğer bazı Türkçe ağızlarda[1] ve Homşetsma’da[2] da yaygın bir şekilde görülmektedir. Ancak bu kısıtlama da alıntı sözcükler için geçerli değildir.
Bu fenomenle ilişkili olan diğer bir ilginç olgu daha vardır. Aşağıdaki verilerden de görülebileceği gibi /a/ ünlüsü /m/ ve /n/ ünsüzlerinden önce gelememektedir. /a/ ünlüsünün ardından ekleme nedeniyle /m/ ve /n/ ünsüzlerinden önce gelmek durumunda kaldığında /a/ ünlüsü /o/ ünlüsüne dönüşmektedir.
[1] Turgut Günay, Rize ili ağızları, (Ankara: Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları, 1978), p.31.
[2] Bert Vaux, “Hemshinli: the forgotten Black Sea Armenians”, Journal of Armenian Studies, 6.2: 2001, p.59.
Bunun bir biçimsel sesbilim fenomeni olarak yorumlanması mümkündür ancak ona örneğinden de anlaşılabileceği üzere bu sözlüksel bir fenomendir.
Bildiğimiz kadarıyla Türkçenin hiçbir tarihsel döneminde bu tür bir özellik bulunmamaktadır. Bu nedenle, /a/ ünlüsünün /m/ ve /n/ ünlülerinden önce gelememesi bu ağız açısından bir yenilik olarak kabul edilebilir. Vaux[1] Klasik Ermenicede /m/ ve /n/ ünlülerinden önce gelen /a/ ünlüsünün Homşetsma’da /o/ ünlüsüne dönüştüğünü göstermiştir. Bu da, söz konusu Türkçe ağızda varılan bu özelliğin Homşetsma kaynaklı bir yenilik olarak yorumlanmasını destekleyen bir kanıttır.

A. Ünsüz Sistemi

[1] Bert Vaux, “Hemshinli: The Forgotten Black Sea Armenians”, Journal of Armenian Studies, 6.2: 2001, s. 59.
Türkçe ağzın Homşetsma’yla ilişkisine dair örneklere bu ağızda kullanılan ünsüz sisteminde de görmek mümkündür. Çoğu konuşurlar iki ağızlı ve bazıları da iki dilli olduğundan, ünsüz sistemi oldukça karmaşıktır. Burada özellikle ötümsüz, dişyuvasıl, patlamalı-sürtünmeli /ts/ ve ötümlü, dişyuvasıl, patlamalı-sürtünmeli /dz/ seslerinden bahsetmek istiyorum. Bu ünsüzler incelenen ağızda birer fonemdir.
/ts/ : ötümsüz, dişyuvasıl, patlamalı-sürtünmeli
/ç/ ünsüzü bu fonemin serbest çeşitlemesi olarak kullanılmaktadır, /ç/ ve /ts/ ünsüzleri her ortamda birbirinin yerine geçebilecek şekilde kullanılmaktadır. Ancak /ts/ çok daha yaygındır.
/ç/-/ts/ ya da /c/-/dz/ gibi belirli varyantlar için minimal çiftler bulunmamakta ve farklı konuşurlar tarafından ya da aynı konuşur tarafından farklı zamanlarda keyfi bir şekilde kullanılabilmektedir. Belirli fonemik ünsüzlerin köylerdeki farklı kuşaklar arasında nasıl çeşitlendiği kolayca gözlemlenebildiğinden bunun sesbilimsel bir fenomen olmasının yanı sıra sosyolinguistik bir fenomen olarak değerlendirilmesi de doğru olacaktır.
Homşetsma[1], Lazca[2] ve Pontus Rumcasında[3] da kullanılmakla birlikte Standart Türkçede bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu fonemlerin söz konusu ağızda bulunması da Homşetsma’nın etkisiyle açıklamak mümkündür.
Burada sunulan verilerden hareketle söz konusu Türkçe ağzın oluşumunda Homşetsma’yla sadece sözcük dağarcığı alışverişinin ötesine geçen bir etkileşimden söz edilebileceği görülmektedir. Burada altını çizmek istediğim nokta, ünlü ve ünsüz sistemleri ya da Türkçenin karakteristik özellikleri olan bazı kısıtlamaların kod kopyalanması nedeniyle yeniden tanımlanması gibi ağzın temel yapısını belirleyen unsurlar olduğudur. Burada tespit edilen bir etkileşimin sözcük dağarcığı alışverişine kıyasla çok daha derin bir ilişkiyi ifade ettiği açıktır.

A. Çoğulluk

Buraya kadar, incelediğim Türkçe ağızdaki bazı olguların açıklanması için Homşetsma’ya başvurmamızı gerektiren bazı örnekler sunmaya çalıştım. Bu ağızdaki kimi olguları açıklamak için de benzer bir şekilde Türkçenin arkaik bazı özelliklerine bakmak gerekmektedir. Bunlardan bir örnek vermek istiyorum.Bu ağızdaki soneklerin en önemli özelliği tek morfemli olmaları ve bu nedenle de uyum kurallarına uymamalarıdır. Uyum kurallarına uymayan sonekler hemen tüm Doğu Karadeniz Türkçe ağızlarında yaygındır. Brendemoen[4] tarafından da belirtildiği üzere, “burada, belirli sonekler değişken ön sonekler şeklinde standartlaşma eğilimindedir. Örneğin üçüncü çoğul şahıs çekim eki –ler gibi. Daha az rastlanmakla birlikte datif ve lokatif sonekler de böyledir. Diğerleri uyum kurallarına uymayan arka sonekler olarak sabitlenmiştir. Dilek-şart eki –sa ve olumsuzluk soneki –ma gibi. Benzer örnekler rastgele
[1] Sally J. Berens, “The phonetics and phonology of Homshestma”, Unpublished dissertation, (Harvard College, 1997), p.4.
[2] G. Kojima, & İ. Avcı Bucaklişi, Laz Grammar, (İstanbul: Chiviyazilari, 2003), p.407.
[3] Bernt Brendemon, The Turkish dialects of Trabzon their phonology and historical development, Vol.1, (Wiesbaden: Harrasowitz Verlag, 2002), p.105.
[4] Bernt Brendemoen, “Turkish dialects”, in L. Johanson and É.Á. Csató (eds.), Turkic Languages, (London and Newyork: Routledge, 1998), pp.238-239.
her yerde bulunabilmektedir.” Öner[1] ve Pehlivan[2] da sırasıyla belirli Trabzon ve Hemşin ağızlarında benzeri bir tek morfemli sonek yapısından söz etmektedir. Benim incelediğim ağızda çoğulluk –ler sonekiyle ifade edilmektedir ve bu sonekin çeşitlemesi yoktur, yani tek morfemlidir. Aşağıdaki tabloda isim çoğullaşmasının bazı örnekleri sunulmaktadır[3]:
[1] Yasemin Öner, “Harheş dialect: a phonological and morphological analysis”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul, 1978).
[2] Serkan Pehlivan, “Rize ili Hemşin ağzı”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Ankara: Gazi Üniversitesi, 2002).
[3]Çoğullaştırma morfemiyle ilgili diğer bir fenomen de bir kişinin adının aile, grup ya da cemaatini ifade etmek üzere çoğullaştırılmasıdır. İncelediğim ağızda bu iki şekilde ifade edilmektedir: Şeriballer geldi ya da Şeribal uler geldi İkinci form birincisine gore çok daha yaygındır.
Tablo 7: İsim çoğullaşması örnekleri
Bu tek morfemli çoğul soneki söz konusu ağza özgü değildir ve bazı çevre Türkî ağızlarda da bulunabilmektedir[1]. Johanson[2] Türkçede isimlerin çoğulluk soneki ve fiillerin çoğulluk sonekinin farklı kökenlerden geldiğini kayda değer bir şekilde göstermiştir. Ona göre, Türkçede fiillerin çoğullaştırma soneki, “olmak” fiilinin çoğul haliyle ilişkili olan *erler>iler>ler kaynaklıdır. Örneğin Standart Türkçede insanlár (isim) ve insánlar[3] (fiil) farklı vurgu yapılarına sahiptir. İnsanlár (isim), durumunda -ler soneki tiz tonlanır çünkü isimlerin çoğulluk sonekidir. Öte yandan, insánlar (fiil) durumunda –ler tiz tonlanmaz çünkü aslında önceki sözcükle birleşen ayrı bir sözcüktür. Johanson bu vurgu farklılığını bir köken farklılığı şeklinde yorumlamaktadır. Johanson’un değerlendirmesi dikkate alındığında, incelediğim ağızda isimlerin ve fiillerin çoğulluk sonekleri arasında bu vurgu farklılığının değişik bir ifadesiyle karşılaşılmaktadır
[1]Çeşitli Türkçe ağızlarındaki çoğulluk sonekleri için bkz. Lars Johanson, Pluralsuffixformen im Südwestürkischen, (Mainz: Akademie der Wiss. u. d. Literatur, 1981).
[2] ibid.
[3] Bu örneklerde aksan vurguyu belirtmektedir..
Tablo 8: Fiil çoğullaşması örnekleri
Fiillerin çoğullaşmasında, morfem sonu /r/ bazen keyfi bir şekilde düşürülmekteyken, isimlerin çoğullaştırılmasında böyle bir düşmeye rastlanmamaktadır. Türkçede bu tür düşmeler genellikle vurgu yapısıyla ilişkili olduğundan dolayı, bu özellik Johanson’un belirttiği köken farklılığının açık bir ifadesi olarak kabul edilebilir.
Bazı kaynak kişiler, özellikle de genç olanlar, -lar­ sonekini nadiren de olsa kullanmaktadır. Bu haliyle sadece isimlerin çoğullaştırılmasında kullanılmaktadır. Benim görüşüm bunun söz konusu ağız için üretken olmayan bir yenilik olduğudur.

III. Sonuç

Bu verilerden belirli sonuçlar çıkarmadan önce bir mantık ilkesini hatırlatmak istiyorum. Tekil olgular evrensel önermeleri kanıtlayamazlar ancak destekleyebilirler. Buna karşılık, tekil olgular evrensel önermeleri yanlışlayabilirler. Dolayısıyla Hemşin kültürüne dair genel birtakım varsayımlar ileri sürmeden önce bu olguların neleri yanlışladığını tartışmak daha doğru olacaktır. Yanlışlanan önermelerin ilki Hemşin kültürünün dilbilimsel olarak ikiye bölünmüş olduğudur. Verilerimiz bunun doğru olmadığını göstermektedir. Hemşin’in coğrafi olarak doğu ve batı bölgeleri arasında belirli farklılıklar bulunmakla birlikte bu farklılıklar kanımca katı bir ayrım çizgisinden çok bir kültür içerisinde kabul edilebilir çeşitlemeler olarak görülebilir. Bu anlamda Hemşin kültürü radikal bir şekilde ikiye bölünmüş bir kültür olarak değil, aksine bir bütün olarak düşünülmelidir.
Yanlışlanan ikinci önerme de Hemşin kültürünün bir bütün olarak sadece Türk ya da sadece Ermeni kültürünün bir çeşitlemesi olduğudur. Burada sunulan veriler açıkça göstermektedir ki Hemşin kültürü içerisinde Ermeni kültüründen gelen ve Türk kültüründen gelen bir takım kültürel kodlar bulunmaktadır ve bunlar öylesine geriye dönülemez bir şekilde birleşmiştir ki hala varlıklarını sürdürebilmektedir. Bu etkileşim, sözcük alışverişinin ötesine geçerek bir ağzın ünlü sistemi gibi derin yapılarına sirayet etmiştir. Sözcük dağarcığı düzeyinde bir etkileşim her zaman mümkündür ve güçlü bir kültürel etkileşim anlamına gelmeyebilir. Buna karşın, bir dilin ünlü sisteminin kopyalanması oldukça güçlü bir kültürel ilişkinin ifadesidir. Dolayısıyla elimizdeki veriler Hemşin kültürünün salt Türk kültürünün ya da salt Ermeni kültürünün bir çeşitlemesi olduğu iddiasını yanlışlamaktadır. Bilakis, bu veriler Hemşin kültürünün melez bir kültür olduğunu ispatlamamakla birlikte çok güçlü kanıtlar sunmaktadır.
Benim görüşüme göre yukarda dile getirilen iki iddianın da aynı verilerle yanlışlanması bir tesadüf değildir çünkü bu iddialar birbiriyle derinden ilişkilidir. Melez kültürlerin incelenmesinde sıkça görülen bir hata, bu kültürleri parçalara bölerek kısmi incelemelerden genel sonuçlar çıkarmaktır. Hemşin kültürü örneğinde görülebileceği üzere, araştırmacılar genellikle kendi önyargılarını ya da varsayımlarını destekleyecek bölgeler üzerine odaklanmaktadır. Bunu yaparken de diğer bölgelerden gelen verileri, kültür içerisindeki çeşitlenmeleri ya da kültürün melezleşme sürecinde oluşan yenilikleri göz ardı etmektedir. Örneğin Türkiye’de Hemşin üzerine yapılan çalışmaların büyük ağırlıkla Çamlıhemşin ve Hopa üzerine odaklanmış olmasına rağmen Çayeli ya da İspir’deki Hemşin köyleri konusunda yok denecek kadar az çalışma bulunması bu anlamda bir tesadüf sayılamaz. Ermenistan’daki Hemşin köyleriyse Türkiye’deki araştırmacılar için tamamen meçhuldür.
Her ne kadar daha fazla kanıta ve veriye ihtiyaç duyulsa da, öyle görünüyor ki Hemşin kültürü melez kültür tanımına uymaktadır. En azından elimizde bunu yanlışlayan bir veri henüz yoktur. Ancak, Hemşin kültürünün, Doğu Karadeniz kültürünün bir parçası olarak anlamak için Türk ve Ermeni kültürlerinin yanı sıra Laz, Gürcü ve Pontus Rum kültürleriyle ilişkisinin incelenmesi daha ilginç ve önaçıcı olguların ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Hepinize teşekkür ederim.
------------------------------------------------
[1] Türkiye dışında yaşayan Hemşinliler de vardır. Daha detaylı bilgi için bkz. Vaux, B. “Hemshinli: the forgotten Black Sea Armenians” Journal of Armenian Studies, 6.2: 2001, 47-71. Rusya’da yaşayan Hemşinliler ve Sovyet dönemi boyunca tarihleri için bkz. Hovann Simonian,“The vanished Khemshins”, Journal of Genocide Research, v.4. 3: 2002, pp. 375-385.
[1] Trabzon, Samsun, Ordu, Sakarya, Bolu, İzmit ve İstanbul’da da buralara çeşitli nedenlerden dolayı göç eden Hemşinliler tarafından kurulmuş olan Hemşin köyleri vardır.
[1] Gülsen Balıkçı, “Rize-Pazar/ Akbucak, Ortayol ve Uğrak köylerinin etnik yapıları”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Ankara:Ankara Üniversitesi, 1997), p.43, Levon Haçikyan, Hemşin gizemi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1996), p.53, Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği, 2002), p.54, Hovann Simonian, “History and identity among the Hemshin”, ISIM NEWSLETTER, (Leiden: International Institute for the Study of Islam in the Modern World, 2004), p.24, Peter A. Andrews, Türkiyede etnik gruplar, (İstanbul: Ant, 1992), pp.181-182.
[1] Gülsen Balıkçı, “Rize-Pazar/ Akbucak, Ortayol ve Uğrak köylerinin etnik yapıları”, Unpublished M.A dissertation, (Ankara:Ankara Üniversitesi, 1997), p.43, Hachikian, H. “Notes on the geography, history, demography, and anthropology of the Hemşinli”, in Hovann Simonian (ed.). The Hemshin: A Handbook, (London: Routledge Curzon, 2005).
[1] ibid, Yusuf Kobal, “Hemşin”, Cennet Rize’nin Sesi, 2: 1991, p.9, Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği, 2002), p.65, Gülsen Balıkçı, “Rize-Pazar/ Akbucak, Ortayol ve Uğrak köylerinin etnik yapıları”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Ankara:Ankara Üniversitesi, 1997), p.43.
[1] ibid., p.43, Peter A. Andrews, Türkiyede etnik gruplar, (İstanbul: Ant, 1992), p.182, Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği, 2002), p.68, Levon Haçikyan, Hemşin gizemi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1996), p. 53.
[1] Homşetsma hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Sally J. Berens, “The phonetics and phonology of Homshestma”, Yayınlanmamış doktora tezi, (Harvard College, 1997) ve Bert Vaux, “Hemshinli: the forgotten Black Sea Armenians”, Journal of Armenian Studies, 6.2: 2001, 47-71.
[1] Ali Gündüz, Hemşinliler, (Ankara: Ardanuç Kültür Dayanışma Derneği, 2002), p.68, Orkun Yaman, “Etniklik ve Hemşin üzerine”, Halkbilimi. 7:1998, p.56.
[1] Levon Haçikyan, Hemşin gizemi, (İstanbul: Belge Yayınları, 1996), p.55, Hovann Simonian, “History and identity among the Hemshin”, ISIM NEWSLETTER, (Leiden: International Institute for the Study of Islam in the Modern World, 2004), p.24.
[1] Ayşenur Kolivar, “Turkish vowel harmony and the dialects of Rize: a case study in Elevit” Yayınlanmamış makale.
[1] Bernt Brendemon, “A note on vowel rounding in the Trabzon dialects”, in A. Sumru Özsoy et al. (eds.), Studies in Turkish linguistics, Proceedings of the Tenth International Conference in Turkish Linguistics, (İstanbul: Boğaziçi University Press, 2003), pp.318-319.
Yasemin Öner, “Harheş dialect: a phonological and morphological analysis”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul, 1978), p.16.
[1] Turgut Günay, Rize ili ağızları, (Ankara: Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları, 1978), p. 27 “Bunun sonucunda Rize ili ağızlarında diftonglar ve yazı dilinin tesiriyle doğan bazı analojik biçimler dışında ı, ö, ü seslerine rastlamak mümkün değildir.”[1] Bernt Brendemon, “A note on vowel rounding in the Trabzon dialects”, in A. Sumru Özsoy et al. (eds.), Studies in Turkish linguistics, Proceedings of the Tenth International Conference in Turkish Linguistics, (İstanbul: Boğaziçi University Press, 2003), p.318.
[1] ibid., pp.318-319.
[1] Turgut Günay, Rize ili ağızları, (Ankara: Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları, 1978), p.31.
[1] Bert Vaux, “Hemshinli: the forgotten Black Sea Armenians”, Journal of Armenian Studies, 6.2: 2001, p.59.
[1] Bert Vaux, “Hemshinli: The Forgotten Black Sea Armenians”, Journal of Armenian Studies, 6.2: 2001, s. 59.
[1] Sally J. Berens, “The phonetics and phonology of Homshestma”, Unpublished dissertation, (Harvard College, 1997), p.4.
[1] G. Kojima, & İ. Avcı Bucaklişi, Laz Grammar, (İstanbul: Chiviyazilari, 2003), p.407.
[1] Bernt Brendemon, The Turkish dialects of Trabzon their phonology and historical development, Vol.1, (Wiesbaden: Harrasowitz Verlag, 2002), p.105.[1] Bernt Brendemoen, “Turkish dialects”, in L. Johanson and É.Á. Csató (eds.), Turkic Languages, (London and Newyork: Routledge, 1998), pp.238-239.
[1] Yasemin Öner, “Harheş dialect: a phonological and morphological analysis”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul, 1978).
[1] Serkan Pehlivan, “Rize ili Hemşin ağzı”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, (Ankara: Gazi Üniversitesi, 2002).
[1]Çoğullaştırma morfemiyle ilgili diğer bir fenomen de bir kişinin adının aile, grup ya da cemaatini ifade etmek üzere çoğullaştırılmasıdır. İncelediğim ağızda bu iki şekilde ifade edilmektedir: Şeriballer geldi ya da Şeribal uler geldi İkinci form birincisine gore çok daha yaygındır.
[1]Çeşitli Türkçe ağızlarındaki çoğulluk sonekleri için bkz. Lars Johanson, Pluralsuffixformen im Südwestürkischen, (Mainz: Akademie der Wiss. u. d. Literatur, 1981).
[1] ibid.[1] Bu örneklerde aksan vurguyu belirtmektedir..

29 Ocak 2009 Perşembe

İKİZDERE'DE ÇEVRECİLERİN ZAFERİ

Fotoğraf: Fatih Sultan Kar
Biliyorsunuz, ilk olarak 10 yıl kadar önce Fırtına Vadisi'ne yapılmak istenen HES'e karşı çıkmak üzere ciddi bir kampanya başlatmıştık... Bunu İzmir'den 17 sevgili avukat dostumuz takip etmişti. Davayı kazanmış; yürütmeyi durdurma davasına karşı yürütmeyi durdurmayı durdurma davası açmış ve gene kazanmıştık. Sonra Danıştay'ın muhteşem kararı ile bu saçmalığa son verdirmiştik. Bu mücadele bugün Karadeniz'deki çevrecilere yol gösteriyor. Kamuoyu oluşturmak, hukuk mücadelesi ve köylülerin birliği Karadeniz'i kurtarıyor, mutlaka kurtaracak. Karadeniz Kararmayacak...
Rize’nin İkizdere Vadisi’nde yapımı süren Cevizlik Hidroelektrik Santrali (HES) inşaatı için ÇED raporunun iptali istemiyle Rize İdare Mahkemesi’nde açılan dava çevrecilerin lehine sonuçlandı.
Mahkeme, ÇED raporunda belirtilen canlı yaşamın devamı için dereye 500 litre/saniye su bırakılması yönündeki kararı, en az 2800 litre/saniye olması yönünde değiştirerek yürürlükteki ÇED raporunu iptal etti. İkizdere Derneği Başkanı Kadem Ekşi, mahkeme kararının ardından inşaat çalışmalarının derhal durdurulması çağrısında bulundu. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’ndan (EPDK) iki yıl önce üretim lisansı alan Sanko firması, ÇED raporunun ardından, İkizdere Vadisi’nde 95 megawatt kurulu gücünde Hidroelektrik Santrali (HES) yapımına başladı. Endemik bitki ve canlı çeşidi açısından dünyanın en önemli 200 vadisinden biri olan İkizdere Vadisi’nde HES inşaatlarının başlamasının ardından yöre halkı da hukuk mücadelesi başlattı. Cevizlik HES inşaatının durdurulması ve ÇED raporunun iptali istemiyle İkizdere Derneği öncülüğünde Avukat Yakup Şekip Okumuşoğlu tarafından 2007 yılı Mart ayında Rize İdare Mahkemesi’ne dava açıldı. Dava kapsamında geçen yıl Mayıs ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden gelen bilirkişi heyeti bölgedeki incelemeler yaptı, daha sonra da rapor hazırladı. Raporda, saniyede 500 litre su bırakılması halinde deredeki canlı yaşamın zarar görmeden devam edebileceği yönünde görüş bildirildi. Bunun üzerine mahkeme, ÇED raporunda belirtilen 150 litre/saniye yerine dereye 500 litre/saniye su bırakılmasına karar verdi. Sanko firması ise bu oranı 750 litre/saniyeye çıkardı. BİLİRKİŞİ RAPORUNA İTİRAZ Ancak bu oranla derenin kuruyacağını ve canlı yaşamın yok olacağını öne süren yöre halkı, DSİ’nin raporlarına dayanarak yıllık ortalama 27.66 m3/sn su akışının olduğu İkizdere deresinde canlı yaşamın yok olmaması için, yüzde 25’i oranında, yani 6.91 m3/sn su bırakılması gerektiği iddiasıyla bilirkişi raporuna itiraz etti. İtirazı kabul eden mahkeme, bölgede yeniden bir bilirkişi heyetinin inceleme yapmasını kararlaştırdı. Yapılan ikinci bilirkişi incelemesi sonucunda biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilirliği için 2800 litre/saniyelik bir debiye ihtiyaç olduğu görüşüne yer verildi. Bilirkişi kararı üzerine 23.01.2009 tarihinde Rize İdare Mahkemesi, proje sahibi firma tarafından dereye bırakılması taahhüt edilen 750 litre/saniye su miktarının bu dere üzerindeki ekolojik dengenin sürdürülebilmesi ve sucul yaşamın devamlılığı için yeterli olmadığı sonucuna karar verip, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunu iptal etti. Kararın ardından İkizdere Derneği, Çevre ve Orman ile Enerji Bakanlığı, Rize Valiliği ve Sanko firmasına ÇED raporu olmayan HES inşaatının devam etmesinin mümkün olmadığının yasalarda belirtildiği gerekçesiyle durdurulması yönünde tebliğde bulundu. Dernek, inşaatın buna rağmen devam etmesi halinde ilgililer hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunacağını duyurdu. MAHKEME VADİME DOKUNMAYIN’ DEDİ İkizdere Derneği Başkanı Kadem Ekşi, mahkemenin bu karar ile “Vadime dokunma” dediğini belirterek, “Yargı beklendiği üzere vadimizin yeşil kalması gerektiği kararına varmıştır. Bu karar çevremiz, ülkemiz ve daha önemlisi dünyamız için sevindirici bir gelişmedir. Dünyanın sayılı vadilerinden biri olan İkizdere’nin enerji vadisi olarak değil, doğa ve turizm vadisi olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nokta da özetle söylenebilir ki zararın neresinden dönülürse kardır. Devletimizin bu bölgede Ovit Dağı geçidi ve Ovit Kış Turizmi’ne yönelik çalışmaları desteklemesini istiyoruz. Yapımı süren ve yapılması planlanan diğer tüm HES projelerinin de derhal durdurulmasını ve iptal edilmesini talep ediyoruz” diye konuştu. VADİDE 16 HES YAPILACAK Sanko firması tarafından yapımı başlatılan 95 megawatt kurulu gücündeki Cevizlik HES yaklaşık 8 bin metre uzunluğunda enerji tüneline sahip olacak. HES inşaatı sırasında 600 bin m3 hafriyat çıkarılacak, yüzlerce ağaç kesilerek orman içinde yeni yollar açılacak. Cevizlik HES inşaatı ile birlikte 28 köy ve 12 mahalleden oluşan 74 kilometrekarelik İkizdere Vadisi boyunca toplam 1.344 GWH gücünde 16 regülatör ve Hidroelektrik Santrali (HES) inşa edilecek. İkizdere Derneği yetkililerine göre, vadiden üretilecek enerji, Türkiye toplam üretiminin sadece binde 7.02’sini karşılayacak.(dha) 28.01.2009 Radikal

13 Ocak 2009 Salı

"KARADENİZ DERELERİ, AKSA CEBİMİZE AKSA"



Karadeniz’de elektriğin olmadığı günlerde her evde ‘idare lambası’ ışık verirdi. 20 yılı aşkın bir süredir; her tepeye 3-5 ev kondurup yerleşke yapmaya çalışan Karadenizliler, elektriği bulunca yapa-ede sadece iki beyaz eşyayı evlerine aldı: Buzdolabı ve çamaşır makinesi. Transistorlü radyosundan ‘ajans’ dinlemeye meraklı köylüler, yavaş yavaş bilişim ve iletişimin olanakları ve araçlarıyla tanışmaya başladı. Dağların iletiyi kesmesi nedeniyle her akşam yüz metreyi aşkın kablolarıyla gezdirdikleri televizyon antenleri yerine çanak antenlere geçip, hayırlısıyla uydulara bağlandı. Bütün bunlar elektrik enerjisini gereksindiriyordu… Bir bedeli vardı. Yamaçlara kurulu bağçelerine elektrik direkleri dikilmeye başladı. Epeyce patırtıyla buna da razı geldiler. İdare lambaları birer hatıra olarak serenderlere (dört direk üzerine kurulu erzak binalarına) kalktı. Teknolojiyle tanışmak demek, yaşama alışkanlıklarının değişimi ve bu dönüşüm sırasında beklentilerin de ‘revize’ edilmesiydi… Hele hele yüz yıl öncesinin Batum üzerinden Rusya’ya yapılan gurbetleri yerine Avrupa’ya yapılan ve Türkiye’nin büyük illerindeki gurbet macerası üzerinden edinilen bilgiler ve beklentiler böylece evrilmeye başlandı. Artık elektrik ihtiyacı net bir biçimde ortadaydı… Öyle arada bir kesilmesiyle; gün içinde zaman zaman verilmesiyle ya da voltaj düşüklükleriyle kabul edilecek bir şey değildi…
ENERJİ İHTİYACI NE KADAR GERÇEK?
Fırtına Vadisi üzerinde yıllar önce, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından ‘yap-işlet-devret' modeli ile Fırtına ve Hala (Palovit) deresinin sularından yararlanılarak Fırtına Vadisi üzerinde kurulması planlanan Dilek-Güroluk Hidroelektrik Santrali ile başlanan oyunlar bu kez Artvin ve Rize’nin dereleri üzerinde 175 kadar santrale dönüştü… 175 adet… Yüz yetmiş beş santral. Derelerin üzerinde neredeyse köylerin sayısından fazla HES olacak… 10 yıl kadar önce Fırtına Vadisi’ne yapılacak HES’e engel olundu. Endemik (nadir) bitki ve hayvan yapısı değişmedikçe, böylesi girişimlerde bulunamaz, dendi üst mahkemelerce… Şimdi bu ‘böylesi’ girişimlerin çerçevesi değiştiriliyor; santrallerin çapı küçültülüyor ve ÇED raporu bile istenmesine gerekli olmayacak boyutlara dönüştürülerek, derelere hücum ediliyor… Başbakan’ın deyişiyle ‘çevrecilerin daniskası’ olan müteahhitler buraya üşüşüyor. Çünkü aylık onbinlerce dolarlık alım garantisi veriliyordu…
Rize, Fındıklı’da Çağlayan Vadisi’ne yapılmak istenen santraller üzerinden sürdürelim yazımızı… Yapımı düşünülen bu 3 adet santralin yöre insanlarına fayda ve zararları ile insan ve çevre üzerindeki etkilerini konuşalım: “Türkiye genelinde üretilen toplam enerjinin ancak binde 3'ünü karşılaması düşünülen santrallerin kurulmasında dere suyunun yüzde 96'sının kullanılması durumunda kalan yüzde 4'ü derelerin alüvyon yapısı nedeniyle yatakta kaybolacak, dereye akan kanalizasyonlarla birlikte çay üretimi için kullanılan gübrelerdeki atıkların yağmur suları ile yataklara akması sonucu oluşacak yosunlaşma, bataklık, sivrisinek başta olmak üzere her türlü pislik ve koku bulaşıcı hastalıklara neden olurken bölge insanının sağlığı ciddi anlamda tehdit altında kalacaktır.
Bölgede toprak tabakasının yaklaşık 20-25 cm, dolayısıyla iklimin ıslak ve yumuşak olması nedeni ile Tünel açılması için patlatılacak dinamitler ve bacalara ulaşacak yolların yapımı için kesilecek 10 bine yakın ağaç büyük ihtimalle heyelanlara neden olacak, bölgede yaşayan insanlar ve yaşadıkları tarihi konaklar büyük bir risk altına girecek, erozyon kaçınılmaz hale gelecektir –Bu ağaç miktarı, yıllar önce durdurulan ilk HES inşaatı sırasında (Fırtına’da) 60 bin civarındaydı-. Tüneller ve denge bacalarına ulaşmak için açılacak yollar nedeniyle meydana gelecek yaklaşık 500 bin metreküp pasa bugüne kadar inandırıcı bir açıklama yapılmadığından yörede büyük bir alana yayılacak, pasa örtüsü çevreyi ve canlıları tehdit edecektir. Derede yaşayan kırmızı benekli Alabalık türleri de zarar verecek, dünyada eşine az rastlanan çiçek ve kuş türleri de yok olacaktır. Yeşilin her tonunun doğaya nakış gibi işlendiği binlerce tür botanik bitkisi ve kuş türünün bulunduğu gür ormanları, yaylaları, krater gölleri, tarihi kemer köprüleri, yüz yıllardır akan dereleri ile adeta bir dünya cenneti olan Çağlayan Vadisi’nde küresel ısınma tartışmalarının yaşandığı bu günlerde yapılacak baraj ve regülatör çalışmaları gibi olumsuzluklar yöreye telafisi imkansız yeni bir gelir darbesi vuracak.
Çağlayan Vadisi suyunun %4'e inmesi ile kırmızı benekli alabalığın neslinin ve binlerce bitki türünün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalması devletin ve başta ‘Bern Sözleşmesi' olmak üzere altına imza koyduğumuz, ‘biyolojik çeşitliliğin korunması'na ilişkin sözleşmelere uymama mahcubiyetinin yaşanmasına neden olacaktır. Bütün bunlarla birlikte kültürü ile iç içe mutlu bir yaşam süren vadi çevresindeki köylerin insanları yöreye en ufak bir faydası olmadığı gibi sağlığa, çevreye, canlılara, zararlı ve üstelik yörenin turizmini baltalayarak insanların gelirlerini elinden alacak bu tür baraj ve regülatör projelerinde ısrarlı olmanın mantığını anlamak mümkün değildir.”
Mesele artık aklıselim sahibi herkesin meselesi olmuş durumda. Milliyet yazarlarından Derya Sazak, konuya ilişkin yazısında önemli bir vurgu yapıyor: “Kendisini ‘çevrecinin daniskası’ ilan eden Tayyip Bey, küresel ısınma çağında binlerce bilim insanının dünyayı felaketten korumak amacıyla sürdürdükleri çalışmaları unutup, çevrecilerin ‘açlık ve susuzluk’ gibi iki büyük tehdide karşı doğaya sahiplenme uğraşlarını ‘boş vakitlerini değerlendirme’ olarak görebiliyor.”
Türkiye’de yanlış enerji politikaları yüzünden, bir yerde üretilen enerjinin başka yere taşınması, dünya ortalaması olan %10-12 oranındaki enerji kaybı ortalaması bizim ülkemizde %25’lere ulaşmaktadır. Sadece bu enerji kaybının önlenmesi ile bile ülkenin enerji ihtiyacının çok büyük bir kısmı karşılanacaktır.
Ne ilginç bir paradoks… Karadeniz’e zararı dokunan iki başbakan da Rizeli. Ama paranın dini imanı yoktur, diye boşuna denmemiş. İlk gözlerine kestirdikleri yer, en iyi bildikleri yerler… Yazık!

Kutu… Kutu… Kutu…

ENDEMİK YAPI ÜZERİNE

Doğu Karadeniz üç büyük flora bölgesinden biri olan Avrupa-Sibirya ( Euro-Siberian) flora bölgesinin Kolşik (Colchis) kesiminde yer almakla beraber; Akdeniz florası (Mediterranean) ve İran-Turan kökenli bitkiler de bulunmaktadır (KTÜ Rapor 1997)…
Bölge faunası çok önemli hayvan türlerini içermektedir. Bozayı, Çengel Boynuzlu Dağ Keçisi, Karaca, Geyik, Dağ Horozu, Kafkas Ur Kekliği, Hopa Engereği, çeşitli alabalık türlerinin yanı sıra Deniz Alası, Kafkas Arısı gibi ekonomik önemi çok büyük olan türler, çok sayıda kelebek taksonu yaşamanı bu bölgede sürdürmektedir. “Bu bölge, endemik kuşlar açısından dünyada korumada öncelikli 217 alandan biri olarak ilan edilmiştir (Bird Life International)…
Doğu Karadeniz Bölgesi bütün bu özellikleriyle dünyada biyolojik çeşitlilik açısından korumada öncelikli 200 ekolojik alandan biri olarak gösterilmiştir (WWF–Dünya Doğayı Koruma Vakfı)… Bölgeye bu özelliği kazandıran ise; binlerce bitki türüne ve yaban hayatına ev sahipliği yapan Fırtına, Senoz, Hemşin, İkizdere, Çağlayan (Abu), Arılı gibi derin vadilerdir. Bölgenin en önemli özelliği irili ufaklı dereler olup, bu dereler bölgedeki yüksek yağışla beslenmektedir. Bölgede yapılacak bu projeler ile suyun borular ile taşınacak olması, suyun döngüsünde olumsuz etkiler yaratarak ekolojik dengenin bozulmasına neden olabilecektir.