15 Mart 2009 Pazar

ÜÇ TRİLYON DOLARLIK SAVAŞ; IRAK SAVAŞI...

Bir haftadır Irak işgalinin ABD'ye olan maliyetlerini yazan bir kitap okuyorum. Bir ara birlikte editörlük yaptığımız sevgili bir arkadaşımın yayın koordinatörlüğünü yaptığı ODTÜ Yayınları basmış... Savaşın -bence her haliyle- insanlık suçu kapsamına girmesi gereken bin türlü yönü varken bir de maliyetleri ile insanları nasıl etkilediğini şaşırarak okuyorum... Maliyet girdileri bağlamının ne demek olduğunu buradan öğreniyorum... ABD'nin gelecek 25 yılı kayıp. Kitap geçen yılın başında ülkesinde basılmış. Bakış açısı da oralardan... Okuyalım, güzelleşelim...

Üç Trilyon Dolarlık Savaş,
Irak Savaşının Gerçek Maliyeti
Yazar : Joseph E. STIGLITZ, Linda J. BILMES
Çeviren : Dilek Cenkçiler

Irak Savaşı, artık Amerika’nın II. Dünya Savaşı’ndan beri yaşadığı en pahalı savaş haline gelmiştir. Savaş öncesi tahminleri yaklaşık 50 milyar dolarlık bir maliyet öngörüyordu, ama Amerika şimdiye kadar yaklaşık bir trilyon dolar harcamış durumdadır ve hâlâ ödenmesi gereken yüz milyarlarca dolarlık fatura bulunmaktadır – bunların arasında, binlerce yaralı gazinin bakımı için yapılan harcamalar, onlara maluliyet yardımı ve sağlık bakımı sağlanması yer almaktadır. Artan hükümet harcamalarını karşılamak üzere vergilerin artırıldığı daha önceki savaşların aksine, Amerika mevcut savaşa girerken, vergiler azaltılmıştı. Bunun sonucunda, savaşın maliyeti borç alınarak sağlanmış, zaten çok fazla olan ulusal borcumuzun miktarı daha da artırılmıştır. Bu ciddi çalışmada, Nobel Ödülü sahibi Joseph E. Stiglitz ile, Harvard University’s Kennedy School of Government’dan Linda J. Bilmes, Amerikalı vergi mükelleflerinden gizlenen ve Irak’ta bulunmamızla ilgili tartışmaların dışında bırakılan çok çeşitli masrafları ortaya koymaktadır. Yazarlar, temkinli bir şekilde, savaşın toplam maliyetinin 3 trilyon dolardan fazla olacağını tahmin etmektedir. Ardı ardına bölümlerde, Stiglitz ve Bilmes, Irak’ta bulunmamızın mali, ekonomik ve toplumsal sonuçlarını ve savaş sonrasında ilerleyebilmek için seçeneklerimizin ne olduğunu anlamamız için gerekli olan ürkütücü gerçekleri ortaya koymaktadır. Belki de en önemlisi, bir reform hareketinin çekirdeğini oluşturmayı vaat eden bir dizi tavsiye sunmaktadır. Detayları ne kadar rahatsız ediciyse, dili de o kadar basit olan 3 Trilyon Dolarlık Savaş, Irak ve savaş hakkında konuşma şeklimizi sonsuza dek değiştirecektir.

BURSA'NIN UFAK TEFEK TAŞLARI; İKBAL POLAT...


Cumartesi günü sabahın köründe Bursa'ya yola çıktık. 'Bizim Kız' İkbal'in seçim bürosunun açılışı vardı. 'Halk Meclisi'nin Büyükşehir Belediyesi Bağımsız Belediye Başkan Adayı olarak seçimlere katılan sevgili İkbal, açılışta; 'Birlikte davranmanın, yol yürümenin gelecekte daha güzel işler yapabilecegimizin kanıdır' dedi. Bursa'nın kentsel dönüşümlerden çok çekeceğinin pek çok işaretinin olduğunu ve bunlara karşı sadece halkın birleşik gücüyle karşı çıkılabileceğinin vurgusunu yaptı. Açılışa (ÖDP) İstanbul Milletvekili Ufuk Uras da katıldı. Bir konuşma yapan Uras, "Beldelerin belediye başkan adayları ve meclis üyelikleri için seçimlere giren adayları bir arada görmekten çok memnunum. Birbirlerini hırsızlıkla, talanla suçlayan düzen partilerine karşı en iyi direniş yolu birlikten geçiyor" dedi...

AÇIK RADYO'YA ŞEVVAL SAM'LA DESTEK OLURKEN


Bir fırtına tuttu bizi /
deryaya sardı /
o bizim kavuşmalarımız /
a yariiim /
mahşere kaldı /
/
Mapushanede yata yata /
Yanlarım çürüdü / Pencereden baka baka / a yariiim / ela gözler süzüldü /

Offf... Güzel şarkıyı dinlerken sözlerini yazmaya çalıştım... Açık Radyo'ya destek programını dinliyorum. Şevval Sam, içime içime incecik bir Selanik türküsü söylüyor. Aynı zamanda programcılardan İncilağ Bertuğ için de... Sayın Bertuğ'dan bir vakitler, Mustafa Nafiz Irmak'tan anneciğim için 'Kanaryam Güzel Kuşum' istemiştim. Şarkıya devam... Bu güpgüzel kadının şurup gibi sesine hayranım... Açık Radyo'ya da... Destek olalım. Özgür seslerin yayılmasına neden olalım... Şevval programda, Karadeniz şarkıları, Rumca türküler, zazaca ve başka dillerde su gibi şarkılar söyledi.

YILMAZ ÖZDİL'İN İZMİR GÜZELLEMESİ ÜZERİNE


Sevdiğim ve yazılarını beklediğim biri değildir Yılmaz Özdil. Ama zaman zaman bıçak gibi muhalif yazıları olur, zaman zaman balbörek kıvamında yazıları... İzmir'i ben de çok severim. Kitap Fuarları nisan ayının sonunda olur. İzmir'i solumak çok keyiflidir. Ben de hep hesap ederim. Fiili bağlarım olmasa hemen İzmir'e yerleşsem isterim... BalıkPişiricisi'ne geçip yılan ve dil balığını şişte yesem... Konak'tan yukarılara 1. ve 2. Beyler civarında (Mahmuşpaşa benzeleri yerlerde) dolaşsam ve rahmetli anacığımı yad etsem... Varyant üzerinden Bayraklı'ya, oradan kaleye çıksam. Hayatımda bir kıza ilk kez 'çıkma' teklifini orada yapmıştım :-) Güzel şehir İzmir, güzel kızlarla dolu :-)

Türkiye’den sıkıldığım zaman İzmir’e giderim ben.Simite gevrek deriz biz...Çekirdeğe çiğdem.Kordon elektrik aleti değildir.Kumru da kuş değildir bizim için...Yengen’i yeriz.Sen sigorta dersin... Biz asfalya deriz.Uzatmayız...Gidiyom geliyom deriz.Domates dediğin, domat işte.Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 60’ar 80’er midye yeriz, istifno severiz, cibez’e bayılırız; gece 3-4 gibi boyoz’a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır...*Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede... Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, İzmirli kadınlar alır kupayı... Erkekleriyle kahveye giderler çünkü... Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler... Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin... Gönül Yazar’ız, Sezen Aksu’yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina’yız... Sensin Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.*Erkeklerimiz de fena değildir hani... Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana... Ertuğrul Özkök’ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış... Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül’le Alişan’ı ayırt edemeyiz biz.*Gülümseriz.*Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri... 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald’s’ın bunalıma girdiği tek şehirdir... Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz... Sana ne birader, keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Foça, çipurayız... Pak Bahadur’u özleriz... Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız... Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir’de.*Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi’ne bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır... Çocukları Kemeraltı’da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu’ndan alırız... Ağlayıp zırlamak bi yana, çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi... Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos saat 20’de tiyatro başlıyor... 20.30’da geliriz... Sanatçılar da İzmirliyse, tiyatro zaten 21’de filan başlar... Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir bu... Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir... 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202’dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.*35’imiz var.35 buçuğumuz da var.34 plaka gördük mü, kapışırız... Arkadan sirenleriyle isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz.*Özetle, arızayız!*Erkek çocuklarına en çok "Efe" adı konulan şehirdir orası... Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize... Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız... Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi’dir... İstanbul’daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada... Ankara’daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek... Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı’nı teklif etmez hiç kimse.*Bakın, Tayyip Erdoğan dedim, aklıma geldi... Bugün İzmir’de miting yapacakmış Başbakan.*Kendisine ev sahibi olarak, Ayla Dikmen’in Kordon’da üstü açık otomobille gezerken söylediği ve Türkiye’nin anca yıllar sonra keşfettiği parçasını armağan ediyorum: "Ben söylerken gülmedin mi? Falımızda ayrılık var demedim mi? Anlamazdın, anlamazdın..."

13 Mart 2009 Cuma

TOPLA TOPLA BEŞE BÖL... NASIL BİR HAYATTIR BU!

Fotoğraftaki yaşlı hanım, yıllardır Beyoğlu'nda caddede kağıt topluyor. Çok yaşlı bir hanım. Yürümeye bile mecali yokken, peşinde demirden bir araya koyduğu çuvalla kağıt topluyor. Gün boyu topladığı kağıdı, Tarlabaşı'nı aşıp Dolapdere civarına indiriyor(muş); sonra yine yukarıya tırmanıp bir araba daha doldurmaya çalışarak, bütün gün için 10-15 lira almaya çalışıyor. Hayata tutunma çabasının müthiş bir örneği. Belediye'ye söyledip, ilgilendiler. Her gün caddede gezindiği için buldular ama kadın hayatından memnunmuş... Şimdilik kimsenin yardımına ihtiyacı yokmuş. Öyle söylediler. Aklım karışık şimdi...

TÜRK BİLİMADAMLARININ BÖYYÜK BAŞARISI...

Bugün fırsattan istifade hem savaş karşıtlığı yapalım, istedim; hem de biliminsanlığın neye benzediğini bi'miktar göstereyim istedim. Asistanlarım: Darwin ve Einstein :-)

ODTÜ'lüler diyor ki:
Türk Bilimadamlari Evrim teorisini kanıtladılar !!!
Türk bilim adamları, İstanbul'un uzak taşrasında bulunan TÜBİTAK denilen bir laboratuvarda yaptıkları en son maymunluklarla Darwin'in haklı olduğunu tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Hayırlara vesile ossun...

12 Mart 2009 Perşembe

BU BAHARIN KEYFİNİ BOZCAADA'DA YAŞAYIN...


Zaman zaman internete düşen görsel işler vardır. 'Fotoğraf gibi resimler' bunlara bir örnek... Bu sefer yukarıdaki fotoğrafta size resim gibi bir fotoğraf sunuyorum. Bozcaada (İmroz ada)... Kaldığım pansiyonun penceresinden manzara... Aşağıda da Ortodoksların Ekümenik dini önderi Bartalemeos'un doğduğu Zeytinliköy'de çektiğim bir köy kahvesi fotosu... Derindeki reklamlı hali bile karenin dokusunu bozmuyor. Bu bahar oraları ziyaret edin... Şarap tadın, şarap alın... Bağları gezinin...
http://www.bozcaadapansiyonlari.com/

BARIŞ PANAYIRI KADIKÖY RIHTIMINDA KURULUYOR


Barış Panayırı var, Kadıköy Rıhtım'da... Hepimiz katılacağız... Yarın (cuma günü) başlıyor... Haftasonu bitiyor... Savaşın Medyadaki Rolü, Gençler Savaşı Tartışıyor, ABD Afganistan'da ne arıyor başlıklarıyla paneller oluyor... Mor ve Ötesi çalacak... Küresel BAK etkinliği olarak üçüncüsü yapılan bu etkinlikle, NATO'nun dağıtılması eylemleri duyurulacak... 4 Nisan'da uluslararası düzeyde savaş karşıtları etkinlikleri düzenleniyor. Bunun duyuruları ve barışın önemine değinilecek. Şenlikli, hareketli bir etkinlik... Ölme Birader diye bir oyun, Bush'a ayakkabı atmaca falan... Şenlikli bir savaş karşıtlığı eylemi... Katılalım, güzelleşelim...

KRİZ, DAYANIŞMAYI ZORUNLU HALE GETİRDİ... HAYDİ DAYANIŞMAYA, HAYDİ YARDIMLAŞMAYA

1. TOÇEV 0212 280 25 11
2. ACİL İHTİYAÇ PROJESI VAKFI 0212 491 06 61 - 534 33 82
3. ÇOCUK ESIRGEME KURUMU 0312 310 24 60
4. KADEV (KADIN EMEEİNİI DEĞERLENDIRME VAKFI) Beyoglu'ndaki vakif binasinin hemen alt katinda Nahıl ismindeki dükkanda ikinci el eşyalar satılıyor. 0212292 26 72
5. http://www.velimolurmusun.org/ sitesinden bir çocuğun velisi olabilir ve Express Kargo da sponsor olduğu için ücretsiz gonderim yapabilrsiniz.
6. Taksim Genclik ve Çocuk Evi. 13-18 yaşlarındaki kız çocuklarının sığınma evi. Herşeye ihtiyacları oluyor. 0212 251 28 18
7. Beyoğlu Sosyal Yardım Mağazası 0212 251 83 44 nolu telefonu arayıp adresinizi söylediğinizde bir gün sonra evinizden neyi vermek istiyorsanız alıp fakirlere dağıtıyorlar.
8. Umut Çocukları Derneği ev esyalarını kabul ediyor. 0212 297 61 05 -297 6106
9. Toplum Gönülleri Vakfı'nın mağazasına satılmak üzere hediye edebilirsiniz. http://www.tog.org.tr/
10. TOFD (Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği) 0212 661 08 61
11. BİR UMUT DERNEĞİ; http://www.birumut.info/ TEL: 0212 652 9500 ve 0216 4880204

11 Mart 2009 Çarşamba

SEMİNER: KENTSEL MEKÂNDA MÜLKİYETİN TOPLUMSAL SINIFLARA YENİDEN DAĞITIMI

Hatice Kurtuluş'la bir grup arkadaşımızla birlikte düzenlediğimiz "21. Yüzyılda Sosyal Belediyecilik" konulu sempozyum için Bilgi Üniversitesi'nde buluşmuş ve çok yararlanmıştık. Bu kez hocamız Mimar Sinan Üniversitesi'nde birkaç yıldır başarıyla süren Çarşamba Semineri programına katıldı.

4 Mart 2009 MİMAR SİNAN ÜNİVERSİTESİ
Çarşamba Semineri

Maya Arıkanlı: İstanbul Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nden Doç. Dr. Hatice Kurtuluş “Kentsel Mekanda Mülkiyetin Toplumsal Sınıflara Yeniden Dağıtım” başlıklı sunumunu gerçekleştirecek. Önce sunum, sonra tartışma diyerek sözü Hatice Kurtuluş'a bırakıyorum ve teşekkür ediyorum.
Hatice Kurtuluş: Ben de sizlere beni çağırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Mimar Sinan'a gelmek çok keyifli geliyor bana. Yıllar önce kent ekonomisi isimli bir ders vermiştim ve burada çok meraklı, keyifli öğrencilerin olduğunu hatırlıyorum. Ayrıca gençliğimde rıhtımda arkadaşlarımla oturmak için buraya gelirdik.
Bugün kent sosyoloji ağırlıklı bir sunuş yapacağım. Son zamanlarda kentin ekonomi-politiğiyle ilgili fazlaca konuştuk. Kentsel dönüşüm meselesinin çok popüler olduğu bu dönemde, tüm dünyada yalnızca bizde değil, olayın iktisat boyutunu çok konuşulmaktadır. Bugün daha çok sınıfların mekanda yer seçim meselesi, sınıfsal kimliklerin mekan üzerinden yeniden oluşması üzerinden konuşacağım.
Genel giriş olarak modern kentten bahsedeceğim. Peki günümüz kenti, modern kent değil midir? Bu kent politik, ideoljik ve mekansal olarak modernitenin kuruluşundaki modern kentten farklıdır. Neden değildir? Ne zaman düştü de yerine yeni bir kent oluştu? Onu da konuşacağız. Aslında şehir mimarisiyle, yollarıyla, yapısıyla moderndir fakat modernlikten anlaşılan şey, kentin o görünen tarafı değil, oluşma biçimi ve oluşurken ortaya çıkan ilişkiler, nedenler, sonuçlar, mekansal sonuçlar olduğundan her ne kadar modernmiş gibi görünse de, bugünkü kent klasik anlamda modern kentle aynı anlama gelmemektedir.
Modern kentte bazı kritik noktalar bulunmaktadır. 19. yy ve 20. yy'ın ilk yarısında modern kent nasıl bir kentti? Birincisi, bu kentte mülkiyet hakları belirli ölçüde paylaşılmıştı. Herkes eşit mülkiyet hakkına sahip değildir ve zaten kentte mülkiyetin kendisi eşitliğin olamayacağı bir kavrama denk gelmektedir. Kent mekanında göreceli olarak sosyal sınıfların paylaştığı bir mülkiyet vardır. Bu paylaşıma örnek olarak sanayileşmiş ülkelerde banliyöleşme hareketini göstermek mümkündür. Bu hareket, orta sınıflara ve sonrasında alt-orta sınıflara (Amerka'da siyahları) belirli kalitedeki konutlara yerleşme olanağı sunmuştur. Banliyöleşme, kentsel toprak üzerinde orta ve orta altı sınıfların mülkiyetten pay alabildikleri bir sistem demektir. Şunu söylemek gerekir ki, gelişme iktisadının bir handikabının içine düşmüş durumdayız. Gelişme iktisadı ülkeleri iki kısma ayırır: gelişmişler ve az gelişmiş olan ülkeler olarak. Bu ayrım üzerinden bakıldığında, diğer disiplinlerdeki sorunlarımızda çok temel bir yanlışa düşüyoruz; gelişmiş ülkelerdeki sorunlar, olaylar, az gelişmiş ülkelerde olmazmış ya da az gelişmiş ülkelerde olan olaylar gelişmiş ülkelerdeki gibi değilmiş gibi görüyoruz. Bu açıdan Türkiye'de de gecekondulaşma modeli banliyöleşme ile tıpatıp aynıdır. Gecekondulaşma ve banliyö hareketleri, estetik ve altyapı hizmetleri konularında benzeşmese de bu hareketlerde benzeşen yönler benzeşmeyen yönlere göre çok daha kuvvetlidir. Örneğin, gecekondu kentsel toprağın sınıflararası paylaşımının modelidir. Gecekondu alanları hazine topraklarıdır ve düşük maliyetli konut üretimini sağlamıştır. Kentsel toprağı bütün olarak düşündüğümüzde topraktan pay alma biçimi olarak görülebilir. 1960 ve 1970'lerde gecekondu literatürüne ilişkin olumsuz yargılarımız iki şeyden kaynaklanmaktaydı. Birincisi, gecekonducuların işgalci olduğu yargısıdır. İkincisiyse estetik kaygılar nedeniyle bu konutların “çirkin” görülmesidir. İlk olarak işgalci olma konusuna açıklık getirirsek; kentte kamusal topraklar varsa ve kent mülkiyet temelinde sınıflar arası paylaşılıyorsa, belirli sınıflarda bu topraklardan paylarını alacaklardı diyebiliriz. İkinci olarak modern mimarinin bir sınıfsal estetiği vardır ve bu gözle baktığımızda gecekondu estetik değildir. Ancak gecekondulu gözüyle bakarsak bahçesinde erik ağacı her bahar açar ve ona göre estetiktir. Estetik de tartışmalı bir konudur. Bir çeşit banliyöleşme olarak gecekondulaşmayı tartışmak daha yerinde olacaktır. Ülkelerdeki farklı mülkiyet paternlerinin bulunması, banliyöleşme ve gecekondulaşma arasında estetik ve finansal farkların ortaya çıkış nedenidir. Katı mülkiyet sisteminin olduğu sanayi toplumlarında herşey özel mülkiyet olduğu için kamulaştırma ile banliyöler oluşturulmaktaydı. Bizde ise zaten kamuya ait olan topraklar üzerinde yerleşim ortaya çıkmıştır. Saçaklanma olgusu ise geç sanayileşen ülkelerde sanayinin kamu arazilerine dağınık yerleşmesinden kaynaklanmaktadır. Böylece maliyet düşmekte fakat (saçaklı) dağınık bir yapı ortaya çıkmaktadır. Bu süreçler her iki dünyada da (gelişmiş ve az gelişmiş) paylaşımı sağladığından, sınıfsal çatışmalar büyük ölçüde engellenmiş olur. Barınma hakkını elde etmiş grupların sınıfsal sorunları azalır. Sosyal devlet Batı'da kredilendirme yoluyla ve çeşitli yasal yollarla konut üretimini desteklerken, bizde ise devlet hazine arazilerini “işgal” yoluyla yerleşmiş olan gruplara kredilendirir. Son dönemde kentsel dönüşümle birlikte gecekondululara ev satmaya çalışan bir yapının oluşması bunu desteklemektedir. “Engellenmeme” ülkemizde ciddi bir politikadır ve oluşan yapı kendiliğinden gelişmiş gibi gösterilmektedir.
Kırsal göçmenlerin kentte tutunabilmesi süreci mekansal ve ekonomik tutunması gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerde de benzerlikler gösterir. Göçmenler artık sürekli göçüyorlar, çünkü günümüz dünyasında tutunabilecekleri uygun mekanlar ve sağlam iş olanakları bulamamaktalar. Sanayi de daha ucuz mekanlara yönelmekte ve mekana bağımlı kalmamaktadır. Mevcut sanayiler de sürekli emek değiştirmekte ve enformel yapıdan faydalanmaktadır. Dorien Massi'nin son çalışması “World Cities Londra üzerinden bu durumu anlatmaktadır. Ekonomik kaygılarla bir yerden başka bir yere göçenler, gelecek kaygısının azalması sonucunda bir mekanda tutunabilmektedirler. Göçmenlerin kalıcı nüfus haline gelmesi ancak gelecek beklentisini karşılayan geliri sağlaması halinde gerçekleşebilmektedir. Nitekim 19. yy Avrupası'nda, Amerikası'nda 20. yy'ın ikinci yarısında, yeni sanayileşmeye başlayan ülkelerdeki kentlerde gelecek kaygısı azalmıştır. Bu kentlerde istihdam açığı olması nedeniyle iş bulabilmelerinden ve mekanda tutunabilecek boşluklar bulabildikleri için bu mekanlarda tutunabilmekteydiler. Yine modern kentin sınıflarına baktığımızda “önceki kentin” orta sınıfları ve alt-orta sınıflarından bahsettiğimizde Keynesyen dönemin Amerikası ve Avrupası'nda; benzer şekilde 1970'ler Türkiyesi'nde bu sınıfların ücretleri iyi durumdadır ve göreceli olarak tasarruf yapabilmektedirler. 1970'lerde ülkemizde yap-sat müşterileri düzenli geliri olan orta sınıflardır ve düzenli işi olan işçi sınıfıdır. Eğlence, sanat, kültür, kitap basımı Keynezyen dönemde Avrupa'da ve 1970'lerde Türkiye'de, bahsettiğimiz sınıflar için devlet tarafından sübvanse edilmektedir ve bu sınıflar için erişilebilir hizmetlerdir.
Modern kent sınıfsal dokuyla oluşmuştur; modern kent çok yetenekli mimarların çok modern binalar tasarlamaları ile ilgili birşey değildir. Modern kente ilişkin bir diğer önemli şey sınıfların birbirine yakın olmasıdır. Konut alanları ile çalışma alanları birbirinden uzaklaşmamıştır. Çünkü bu uzaklığı sağlayabilecek teknolojiler, kontrol sistemleri, ara elemanlar henüz yoktur. O nedenle sınıflar ve yerleşmeler birbirine yakındır. Banliyö ve çalışma mekanı bir araçla 25 dk. sürelik bir mesafe içerisinde yer almaktadır. Bu durum geç sanayileşmiş ülkelerde de sanayilerin ve iş yerlerinin, emeğin yoğun olduğu yerlere yerleşmesi ile sağlanır. 1980'lerin ortaları itibariyle sıkı desantralizasyon politikalarıyla sanayileri kentin dışına atmaya çalışmıştık Fakat bu sanayilerin kent dışına çıkmama direnci, emeğin hala merkezde yer almasından kaynaklanmaktadır. Emeği en ucuza mal etmek bununla alakalıdır.
Ayrıca coğrafi yakınlık sınıflar açısından birbiriyle teması ve sınıfların birbirlerini test etmesini sağlar. Sınıf birbirini gördüğünde, sınıflar arası empatik bir ilişki oluşur. Bir “gated community”sakini için yanında çalıştığı adamın İstanbul'da nerede oturduğu önem taşımaz ama 1970'ler fabrikasında patron ara elemanlarla işçileri takip eder. Böylece sınıflar birbirlerini test eder ve empati kurarlar. Bunu sağlayan iş yeri konut mesafeleridir aslında. Sınıf ilişkisinde coğrafi mesafe önem taşır.
Modern kent neden düşmektedir? Düşme ne demektir kent için? Neden bu kentler düşmektedir? Kentin eski gelirlerini kaybetmesi ve başka bir kentin gelirlerinin yükselmesi ile kentin düşmesi anlamına gelir hem de modernlik miti olarak düşme olabilir. Modernlik miti olarak kent neden düştü ? Biraz bundan bahsedeceğim. Sonra daha iyi kavrayabileceğimiz bir düşme modelinden, sınıflar arası ilişkiyi de değiştiren bir modelden bahsetmek istiyorum.
Politika eserinde Aristoteles, kenti farklı insanların yaşadığı yer olarak tanımlamaktadır. Ona göre homojen bir grubun yaşadığı mekana kent denilemez. Farklılıkların bir arada olması gerekmektedir. Adacıkların bir arada olmadıkları bir mekanda şehirden bahsedemeyiz. 19. yy ve 20. yy yazınında G. Zimmel ve literatürdeki birçok düşünürün belirttiği gibi kentteki farklılıklar aslında modernitenin kendisini oluşturmaktadır. Kentte herkes yabancı ve göçmendir bu yüzden herkes kentin yerlisidir. Ancak kentin yerlileri olduğunda, kentin yabancılarından bahsedebiliriz. Herkesin göçmen olduğu bir toplumda vatandaşlık meselesi yerli yerine oturmaktadır. Bu farklılıkların bir arada yaşaması anlamına gelmektedir. Modern toplumda bu durum bir içiçe yaşam mıdır? Bu tartışılır bir mittir. Tabiiki sınıfsal olarak farklı mallar, eğlenceler ve mekanlar tüketiliyordu fakat kent ölçeğinde bir arada yaşama hali mevcuttu.
Modern kentin düşmesine neden olan bir diğer şey bütünleşik bir kamunun olmasıdır. Kamu bir sürü farklılığın bir arada yaşadığı alandı. Aynı zamanda ulus devlet tanımı içinde devletle bağlantılı bir tarafı vardı. Fakat modern mit ve kamu fikri 18. yy felsefesinden gelen Rousseau, Montesquieu ve diğerlerinden gelen demokrasi fikrinden de kaynaklanıyordu. Türkiye'de ise kamu yararı dediğimizde devletin yararından bahsetmiş oluyoruz. Kamu fikri modernliği yaşama biçimi, süreci ile ilgili bir durum olarak Batı'da daha topluma yönelik fakat yine devletle ilgili bir konudur. Kamu yararı ve kamunun kendisi modernitede kurucu bir faktördür. Bu nedenle kamusal mekan dediğimizde tüm sınıfların mekan içerisinde hareket edebildiği, engellerin, bariyerlerin olmadığı mekanların düzenlenmesidir ki bu da sivil tanımına denk düşmektedir. Yani devletin bürokrasisinin ve askerin bürokrasisinin dışında kalan sivil alanların oluştuğu alanlardır kamusal alanlar. Bir üst sınıf banliyösüne gitmiş olsaydınız (1950 ya da 1960'larda) oraya girmenizi engelleyen herhangi bir bariyer olmazdı. Orada bir kahve içebilirdiniz ve dolaşabilirdiniz. Kamusal mekan psikolojik, sembolik ve fiziksel bariyerler açısından çok kapalı değildir. Ancak bir siyahi vatandaşın hergün bir üst sınıf mahallesine kahve içmek için gittiği anlamına gelmez. Burada söylenmesi gereken, bahsettiğimiz dönemde kamunun içindeyseniz, kamunun her noktasına erişebilirsiniz demektir. Bu nedenle sivil alan modern kent için önemlidir ve gereklidir ve kamusallık desteklenir.
1970-1980 modern kentin düşüşü dediğimiz süreçte kentsel mekan iki temel üzerinde yeniden üretilmeye başlanmaktadır. Bu üretim sürecinde bazı şeyler değişmiştir. Bunlardan birincisi sermaye devlet ve kentsel toprak sahipleri arasında ilişkilerin değişmesidir. Her zaman kentsel noktalarda.bu üç sac ayak çalışan birşeydir Kentsel topraktaki hak sahipliğinin değişmesi neoliberal söylemle ve daha bir çok şeyle alakalıdır. Ikincisi kentsel mekanın kendisi sermaye birikimi için yeni olanaklar sağlamaya başlamıştır. Kentsel mekanda, geniş kamusal mekanı yaratmış olan kullanım hakları yeni seçkinlere transfer olmaya başlamıştır. Bu da kamusal mekanın daralması anlamına gelmektedir. Modern kentin eski seçkinleri sanayicilerdi ama yeni kentin seçkinleri yalnızca sanayiler değildir. Tabiki sanayiciler bu grubun içindedir fakat buna ek olarak emlak yatırım şirketleri, finans şirketleri ve büyük sermayeye dayanan hizmet sektörü yeni seçkinleri oluşturur. Bütün bu grupların etki alanı genişlediğinde kamusal alan daralır. Modern mitin düşüşünü burada hissedebilirsiniz çünkü modern kent kamusal alanın genişliğine dayanan bir mitti fakat bu dönemde kamusal alan giderek yok olmakta ve kent düşmektedir. İkinci olarak sosyal sınıflar mekanda açıkça ayrılmaya başlamaktadır. Bu ayrılma fiziksel bariyerlerle olur (duvarlar), yine çok katı sosyal-psikolojik kültürel bariyerlerle ayrılır. Örneğin, artık Fransız sokağına girebilmek için kıyafetinizin düzgün olması gerekebilir ya da Etiler'de bazı kafelerin önünden bazı insanlar psikolojik bariyeri aşamadıkları için geçemediği görülebilir. Psikolojik bariyerler kimi zaman fiziksel bariyerlerden daha sağlamdır. Onun için ayrışma aynı zamanda yeni bir kristalizasyon yaratır. Sınıflar kentsel mekanda belli bölgelerde yığılırlar. Varsıllar kentte kendilerini çevreye kapatarak kristalize olurken, yoksullar mecburen yoksulluk alanlarına yığılarak kristalize olurlar. Bu durum şehirdeki tüm temsilleri değiştirir. Mesela 1960'larda sınıflar psikolojik olarak kendine güvenlidir. İşçi sınıfı olmak ya da yoksul olmak utanılacak bir durum değildir. 1970'erde İstanbul'da yoksulluk da hiç utanılacak birşey değildir. Yoksulluğun temelinde garibanlık yoktur. Eğer bir sınıfın içindeyseniz ve bu sınıfın güçlü bir temsili varsa, toplumda o grubun içinde olmak sizi rahatsız etmez. Bu Batı'da çok daha nettir. İngiltere'de futbol bir işçi sınıfı oyunudur. Üst sınıflar için futbol çekici değildir fakat Chealsea ile alakalı olduğu için Ingiltere kraliçesi ilk defa Liverpool-Chelsea maçına gider. Liverpoollu işçiler karşı tribünden kraliçeye popolarını gösterirler. Bu o dönemde sınıfsal güvenlerinin yüksek olduğunu gösterir. Günümüzde ise İngiltere'de işçi sınıfına ait kişiler böyle bir tavır sergileyemezler çünkü temsil güçleri azalmıştır. Yoksul, gariban ve her an yerleri değiştirilebilir göçmenler halini almışlardır. Varsıllar içinde sınıfsal temsiliyet değişmiştir. Yeni seçkinlerin, üst orta sınıftan itibaren kendilerine yönelik ve toplumun onlara yönelik bakış açısı değişmiştir. Zenginliğin gösterilmesinin ayıp olduğu bir dönemden zenginliğin dışarıya gösterilmesini gerektiren hatta yokken de gösterilmesi gereken bir temsiliyet durumu ortaya çıkmıştır.(Kredi kartları size yokken de gösterebilme fırsatı yaratmaktadır.). Tüm bu temsiller zaman içerisinde kategorileşerek değişmiştir. Şimdi yeni kentsel mekan ve temsiliyet, klasik anlamdaki modern kente ve kentteki sınıfların temsiline benzemez; dolayısıyla modern kent miti çökmüştür. Modern kent yerine kurulan “yeni kent”, eski modern kent değildir. Yeni kent adacıklardan oluşmuş bir kenttir.
Yeni kent nasıl adacıklardan oluşmuştur? Biraz kent fikrinden bahsedeceğim ve sunumu bitireceğim. Kent günümüzde ayrışmış bir durumdadır. Kente ait olmak, İstanbullu olmak, Londralı olmak, New Yorklu olmak, Parisli olmak, yeni kentte mümkün müdür? Kent bu gün parçalı adacıklardan oluşmaktadır. “İstanbulluyum” dediğinizde biraz gecekondulu, biraz zengin, biraz mafyasınız vs. demektir. İstanbul tüm bunların mekansal olarak ayrıştığı bir kent halindedir. Tüm bunların ayrıldığı bir kent mekanında Bahçeşehirliyim, Kemer Country'de yaşıyorum dersiniz ve kendinizi tanımlama ihtiyacı duyarsınız. Bunların hepsi ayrışmanın bir getirisidir. Bu durum yalnızca metropollerde değil küçük şehirlerde de kendini göstermeye başlamıştır.
Adacıklardan oluşan bir yere kent denebilir mi? Kamusal mekanın bu kadar daraldığı mekana modern kent denebilir mi? Kente çok ünlü bir rock şarkıcısı -ki rock müzik alt sınıfların müziğidir- geldiğinde gençler bunu karşılayamıyor. Alt sınıflara ait bir müziğin yine alt sınıfa ait bir mekan olan stadyumda erişilemez olması kamusal alan sınırlarının daraldığını gösteren bir örnektir. Bu durumda modern kentten hem pratik hem de model olarak ne kadar bahsedilebilir? Bir diğer konu, devletin piyasadan çekilmesi yerine piyasanın bir aktörü olarak piyasaya girdiği bir yapı ortaya çıkmış olmasıdır. Neoliberalizm'de devlet çekiliyor, piyasayı piyasanın aktörlerine bırakıyor. Kent üzerinden sosyolojiye bakan biriyseniz bunun böyle olmadığını tam tersine daha müdahaleci nitelikte bir devletin var olduğunu kolaylıkla sçyleyebilirsiniz. Devlet müdahaleleriyle mülkiyet yeniden düzenlenmektedir. Neoliberal devletin bu kadar müdahaleci olduğu bir sistemde modern kentten bahsedilebilir mi? Kamu mülkiyetinden özel mülkiyete transferler eski tarihsel kentsel alanlarda, gecekondu alanlarında kendini göstermektedir. Bu durum.büyük bir çeşit taarruzdur diyebiliriz.
Mekansal yoksulluk, donatı ve hizmet yetersizliği kent mekanında kendini radikal olarak ortaya çıkaracaktır. Bu kadar dar bir alana bu kadar büyük bir sınıf nasıl sığabilir? Mekansal yoksulluk ayrıca kentte radikal bir yoksulluk ortaya çıkaracaktır.
Teşekkür ederim..
Hürriyet Öğdül: Banliyöleşme ve gecekondulaşma arasında yaptığınız benzetme ilgimi çekti. Banliyölerin ve Gecekondu oluşumlarının farklılıklarını görüyorum daha çok ama siz benzerliklerinden bahsettiniz. Ben bu konunun bu benzerliğin biraz daha tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Banliyöler devlet eliyle gerçekleştirilen sürekliliği olan stabil bir durumve mekanın üretimiyken, gecekondu her ıslah planıyla, yasayla hakların kazanıldığı bir mücadele sürecini içeriyor. Kentsel dönüşümle birlikte bu hakların geri alındığı bir dönem yaşıyoruz. Aslında bu açıdan bakınca sanki farklıklar artıyor soylediğinizin aksine. O nedenle bu konuyu biraz daha tartışmak isterim.
Hatice Kurtuluş: Banliyöleşme, kentin alt-orta sınıflarının mekana ve ekonomiye tutanacağı bir modeldir. Batı'da banliyöyle olurken burada gecekondulaşma şeklinde ortaya çıkıyor bu durum. Bu iki durum arasındaki en temel benzerlik ikisininde kamusal mal olarak üretilmesi. Buradaki kamu toprağı hazır ve mülkiyet tanımlanmamış olduğu için, ülkenin mülkiyet paterni farklı olduğu için farklı sonuçlar ortaya çıkıyor. Mülkiyeti tanımlı bir topraklarda banliyö oluşurken, mülkiyeti kesinleşmemiş bir toprağın ama yine kamunun olan bir yere yerleşiyor gecekondulu. Gecekonduyu mülkiyet olarak bu pozisyonda tutmak, politik bir bağımlılığı sıcak tutmak demektir. Bu hazine paternini özel mülkiyete dönüştürmeme halinde, reel politika açıdan faydalı birşey. Bir de ekonomik açıdan şöyle bir yararı var gecekondu alanlarının; bu alanlar konut alanı olarak tanımlandığı takdirde yönetimler altyapı yatırımını arttırmak durumunda kalacaklar bu alanlara. Bunun maliyetini devlet üstlenmek istemez ve katı mülkiyet sistemine geçmeyen alanlar olarak kalır gecekondu bölgeleri. Türkiye'de bir kaç örnek dışında gecekondu alanlarının mücadele ile zorla kurulduğunu düşünmüyorum. Devletin iktidarını kullanması onlara karşı olmamıştır, aksine desteklenmiştir. Bana göre gecekondu olgusu Türkiye modernitesi içerisinde çok modern bir olgudur. Batı'da modernleşme banliyöleri yaratırken, Türkiye de kendi modernleşmesi içerisinde gecekondu olgusunu yaratmıştır. Ama farklı örüntüler farklı modeller oluştursa da banliyöler ve gecekondular süreç, kurulma biçimi ve potansiyelleri bakımından aynıdır.
Erbatur Çavuşoğlu: Adalara ayrışmış kent parçacıkları arasında fiziksel köprüler kurmak ve psikolojik bariyerleri aşmak adacıklarn malikleri arasında da kamusal etkinlikleri çoğaltarak etlileşimi arttırmak gibi bir strateji ortaya çıkıyor. Sanıyorum hem psikolojik hem fiziksel köprüleri arttırırsak hemde bunları kamusal etkinlikler olarak çoğaltırsak düşen kenti tekrar kazanmamız mümkün olacaktır şeklinde bir stratejiniz olduğunu düşünüyorum.
H.K: Bu kadar sınıfsal olarak içeriden ayrışmış bir toplumda kristalizasyonu yapay köprülerle sağlamamız mümkün olur mu? Eğer bu sağlanacaksa ben mülkiyetin yeniden dağılımındaki göreceli eşitliklere geri dönülmesi gerektiğini düşünüyorum. Kentsel mekana yukarıdan bir zeus gözüyle bakıp mekanda coğrafi olarak sınıflar ne kadar pay almış ve nerde aldıkları üzerinden strateji geliştirebiliriz. Bir varsıllık adacığı ile bir yoksulluk adacığı arasında bir köprü olacağını düşünmüyorum ben. Çünkü adacıklanma devam ediyor ve böyle adacıklanmış bir kentin kötü sonuçlarını henüz ülkemizde görmüyoruz. Bu nedenle şehircilerin ütopyalarına ihtiyacımız var.
Binnur Öktem Ünsal: Bu son dönem içinde bulunduğumuz krizin kentin modernleşmesini nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz? Yeni bir yapılanma sürecindeyiz ama sizce bu yeni arayışlar döneminde bu model ne yönde değişecek?
H.K: Dünyada bu mali kriz finans sektörünün verdiği mekana yatırım kredileriyle bağlantılı, başka bir üretim probleminden kaynaklanıyor. Bunu biliyoruz. Ben karamsar bir insan değilim ve bu yüzden dünyanın tarihsel olarak sürekli değiştiğini göz önünde bulundurursak, insanoğlunun buna bir çözüm getireceği çok açık. Avrupa ve Amerika'da kriz en üst noktasına gelmiş durumda ve oradaki konuşmaları dinlerseniz bizde dalganın biraz daha yükseleceğini söyleyebiliriz. Bizim başbakanımız hala hareket edeceği mekansal olanaklar olmasından rahat davranıyor fakat Batı'da bu olanaklar bitmiş durumda. Bunun için alt sınıfları sisteme dahil edecek, yeniden tükettirebilecek potansiyelde olmayacak. Daha yapısal bir dönüşüm gerekiyor iktisaden ve politik anlamda. Neoliberalizmin sonlarına geldik ve yeni bir yapının oluşacağını söyleyebilirim ancak bu yeni arayışlar mekansal olarak ne getirir bunu kestirmek için çok erken olduğunu düşünüyorum.