11 Mart 2009 Çarşamba

ÇAMLIHEMŞİN BAĞIMSIZ ADAY İDRİS LÜTFÜ MELEK SEÇİM ÇALIŞMALARINI HIZLANDIRDI...


Çamlıhemşin Bağımsız Belediye Başkan adayı İdris Lütfü MELEK,mahalle ve ev ziyaretlerinde bulunarak çalışmalarını sürdürüyor. Kadıköy ve Yağmurlu’dan sonra Konaklar mahallesini ziyaret eden Melek, mahalle sakinlerinin sorunlarını ve şikayetlerini dinledi. Konaklar mahallesi muhtar ve sakinleriyle birlikte sohbet eden İdris Lütfü Melek projelerini anlatarak, Çamlıhemşin’i ileriye taşımak için halktan destek istedi. İdris Lütfü Melek, “Muhtarlar da, halkın seçtiği temsilcilerdir, bizler halkın sorunlarını birlikte çözmek için işbirliği içinde olacağız, muhtarlarımız mahallelerde elimiz ayağımız olacak. Halkımızın katılımıyla kolektif bir yönetim oluşturacağız” dedi. Daha sonra vatandaşlar sorunlarını İdris Lütfü Melek’e anlattılar.

ARSIZLIKLA YAPILAN MÜCADELEYİ HATIRLATAYIM

Aile büyüklerimin tamamının doğduğu ev. Alttan yukarıya; ahır, iki yaşam katı ve samanlık katının bulunduğu 130 yaşında bir konak. Aşağıdaki yapı da yakın yayla dediğimiz 'merze' evimiz... Tabii bir de Kito Yaylası'nda evimiz var... Sadece yukarıdaki evde dedemin son evliliğinden çocuklarından üçü yaşıyor. Evinde genç insan ve çocuk olan tek ev... Yan yüzünüzü gördüğünüz evin biri misafir odası olmak üzere toplam 10 odası var... Tabii evin hemen yakınında erzak yapısı olarak yapılmış olan bir de nalya (seranderimiz) var... Dört direk üzerine 2-3 katlı orijinal yapı.

İkizdere'ye 15 HES yapmaya yelteniyorlar. Dava üstüne dava açıyoruz. Avukatlarımız vadilerden mahkemelere koşuşturuyor... Üretilecek enerjinin miktarı 1.6 milyar kw... Türkiye'nin bu yılki üretimi 180 milyar kw... Gelecek yıl da enerji ihtiyacımız 230 milyar kw ve 2020'de de 500 milyar kw olduğu söyleniyor. Bu büyük rakamın 1.6'sı İkizdere Vadisi'nden gelecek. Dünyanın en endemik bitki ve diğer canlıların yaşadığı bir doğal orman bölgesi... Artvin'e kadar yapılmak istenen 170 kadar HES için bütün bölge aynı özellikleri gösteriyor. Arsız ve paranın gözlerini döndürdüğü AKP'liler; ezelden ebede bölgenin icat ettiği yanlış başbakanlar bizi bu hale getirmek istiyor. Gerçi Mesut Yılmaz kendi köyünün deresindeki HES'in yanlış olduğunu yumurtlamış... Zaten o konuya zıplamasa da bizim cengâver avukatlar Senoz Vadisi'nde iki inşaatı durdurdu bile... Vıdıvıdı yapmakla olmuyor... Bütün mesele uyduruk müteahhit hemşerilere inşaat olanağı yaratmak... Kendini iki yıl içinde finanse edecek zararlı bir girişim olanağı yaratmak. Çünkü yıllık 400 bin dolarlık elektrik alımı garantisi var. İnşaatı yap, onyıllarca ürettiğinin satışı garanti olsun. Canınız çıksın e mi?! Diyecek lafım yok...
Bir lafım daha var; buradaki ladinler 30-40 ton tuzu tutuyor. İyi mi? Bu ne demek... Suları azaltacak her türlü rezalete yol verirseniz; boşalan yere tuz geliyor. Başka biri değil. Tuz; zehirin kendisi... Toprak ölüyor da ölüyor... Tekrar söylüyorum: Canınız çıksın e mi?!

10 Mart 2009 Salı

BİNBİR KÜLTÜRÜN CİSİMLEŞMİŞ HALİ: İSTANBUL



Benim 'Üç Bin Yıllık İstanbul' başlık yazımla servis edeceğim bir iş; sadece, Zaman'dan yapılan derlemenin sunumuna kaldı. Bulunca o yazıyı da başlığını artık düzelterek koyarım... Üç bin yıllıktan 8 bin yıllık ötesine geçtik çünkü. Biliyorsunuz, Yenikapı Antik Liman kazıları İstanbul tarihini yeniden yazdırıyor...

İstanbul'un semt isimlerinin anlamı nedir? Bu isimlerin hikayeleri neye dayanıyor? İşte tüm ayrıntıları ile İstanbul. Aksaray: Fatih'in sadrazamı İshak Paşa, İç Anadolu Bölgesi'ndeki Aksaray'ı ele geçirdikten sonra orada yaşayan bölge insanlarını bugünkü Aksaray semtinin bulunduğu yere gönderir. Aksaraylılar da semte adlarını verirler. Ahırkapı: Marmara Denizi'nin kıyısında yer alan yedi ahır kapısından birisi olan bu semte, Padişah atlarının bulunduğu has ahırın yanında yer aldığı için Ahırkapı ismi verildi. Bağlarbaşı: Semt, en ünlü bağ ve bahçelerin bir dönem burada yer almasından dolayı bu adla anılıyor. Bebek: Semtin isminin nereden geldiği konusunda iki rivayet bulunuyor. Bunlardan ilki, Fatih Sultan Mehmet'in bölgeyi koruması için gönderdiği bölükbaşının Bebek lakaplı olması. Diğeri ise padişahın semtteki bahçesinde gezerken yılan görüp korkan şehzadesine bebek demesi ve bundan sonra bahçesinin bebek bahçesi olarak anılması. Beşiktaş: İlk görüş, semtin ismini Barbaros Hayrettin Paşa'nın gemilerini bağlamak için diktirdiği beş taştan aldığı yönünde. Diğeri ise bir papazın burada yaptığı kiliseye Kudüs'ten getirdiği beşik taşını koyduğu ve ismin buradan geldiği yönünde. Beyazıt: Sultan II. Beyazıt'ın buraya kendi ismiyle anılacak bir külliye yaptırmasından sonra semt, Beyazıt olarak anılmaya başladı. Beyoğlu: Semtin isminin nerden geldiği konusunda çeşitli rivayetler bulunuyor. Bunlardan ilkine göre, İslamiyet'i kabul edip burada oturmaya başlayan Pontus Prensinden adını alıyor semt. Diğerine göreyse, 'Bey Oğlu' diye anılan Venedik Prensinin burada oturmasından geliyor semtin adı. Son bir rivayet de, burada oturan Venedik elçisine, yazışmalarda, "Beyoğlu" diye hitap edilmesinden semtin bu adla anıldığını söylüyor. Bakırköy: Bizanslıların 'Makri Hori' dedikleri semt, 14. yüzyılda Osmanlıların eline geçince 'Makriköy' adını aldı. 1925'te ulusal sınırlar içindeki yabancı kökenli adların değiştirilmesi sırasında Atatürk'ün isteğiyle semt Bakırköy adını aldı. Bostancı: Semt, adını eskiden her türlü meyve ve sebzenin yetiştirildiği bostanlardan biri olmasından alıyor. Çemberlitaş: Bizans'ın en önemli meydanlarından Constantinus Forumu'nun bulunduğu yerdeki büyük sütunlardan birisi olan Çemberlitaş, semte adını verdi. Çengelköy: Eskiden gemi çapaları bu köyde yapıldığı için isminin buradan geldiği tahmin ediliyor. Eminönü: Osmanlı döneminde çarşıdaki esnafı denetleme yetkisi 'Emin'lere aitti. Semt, adını burada bulunan 'Gümrük Eminliği'nden alıyor. Feriköy: Semt adını Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde yaşayan Madam Feri'den alıyor. Bölgede bulunan geniş topraklar padişah tarafından Madam Feri'nin eşine bağışlanmıştı. Ama eşi ölünce semt onun ismiyle anılmaya başlandı. Galata: Gala, Rumca da "süt" anlamına geliyor. Bir rivayete göre Galata'nın adı semtteki süthanelere gönderme yapılarak türetildi. Başka bir görüşe göre ise İtalyanca 'denize inen yol' anlamına gelen 'galata' kelimesi düşünülerek bu isim verildi. Okmeydanı: Fetih Ordusu kuşatmanın bir kısmını burada kurulan karargâhta geçirmiş. Semtin ismi de böylelikle Okmeydanı olarak kalmış. Şişli: Şiş yapımıyla uğraşan ve Şişçiler diye anılan bir ailenin burada bir konağı olduğu ve 'Şişçilerin Konağı'nın zamanla değişikliğe uğrayarak 'Şişlilerin Konağı' hâline gelmesiyle semtin adının Şişli olarak kaldığı anlatılıyor. Şaşkınbakkal: Henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde yaz günleri denizden yararlanmak için bölgeye gelenlere bir bakkal dükkanı açıldığını görenler, burada iş yapılmayacağını düşünerek bakkala "şaşkın bakkal" yakıştırması yaptılar. Bundan sonra da semt Şaşkınbakkal olarak anılmaya başlandı. Sütlüce: Bugün Sütlüce semtinin olduğu yerde Süt Menbat isimli bir Rum köyü vardı. Köyün bir köşesindeki bakır bir kadın heykelinin memelerinden su akar; bu suyun, kadınların sütünü çoğalttığına inanılırdı. Bundan dolayı semt, Sütlüce olarak anılır oldu. Tahtakale: Sözlük anlamı 'kale altı' olan Taht-el-kale'nin bozulmasıyla Tahtakale'ye dönüşen semtin, Mercan ya da Beyazıt dolaylarındaki eski sur benzeri yapının aşağı kotunda yer aldığı için bu ismi aldığı tahmin ediliyor. Taksim: Osmanlı zamanında sucuların; suyu, halka taksim ettikleri yer, Taksim olarak anılmaya başlandı. Teşvikiye: Sultan Abdülmecit'in bir mahalle kurulması için teşvikte bulunduğu semtin adı Teşvikiye olarak kaldı. Bu durumu, Harbiye Karakolu ile Rumeli ve Valikonağı Caddelerinin kesiştiği kavşakta bulunan iki taş belgeleliyor.Unkapanı: Bazı satış yerlerinde Arapça'da 'Kabban' adını taşıyan büyük teraziler bulunduğundan, buraları Kapan adını taşırdı. Sahiline buğday ve arpa yüklü gemiler demirlediğinden, semt bu adı aldı. Üsküdar: Bizans devrinde, Skutari denilen asker kışlaları, şehrin bu yakasında yer aldığı için semt Skutarion diye anılıyordu. Bu isim zamanla Üsküdar'a dönüştü.
9 DİLDE İSTANBUL...
İstanbul'un pek çok dilde çok farklı isimleri bulunuyor.
Grekçe: VizantionLatince: Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma
Rumca: Konstantinopolis, İstinpolin, Megali Polis, Kalipolis
Slavca: Çargrad, KonstantingradVikingce: Miklagord
Ermenice: Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli
Arapça: Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma
Selçuklular zamanında: Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul
Osmanlıca: Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, İstanbul, İslambol, Darü's-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü'l-Hilafetü'l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-i Saadet

LAF ÜRETİCİLERİ OLARAK ÇİFTÇİ-SEN'e GİRİYORUZ

Abdullah Aysu bir ay önce Latin Amerika'daki tarım örgütü yöneticileriyle birlikteydi. Amazonları da gezdi...

Duymuşsunuzdur, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu kapatıldı. Yönetici arkadaşlarımız da yüksek yargıya gitti. Dün (9 mart, salı günü) tüm gün Konferanasyon'un Genel Başkanı sevgili arkadaşım Abdullah Aysu ile birlikteydim... Demesi üzerine, 'topraklı ve topraksız köylüler üye olabilir' kurucu maddesinden kalkarak biz, laf üreticileri de buraya üye olacağız. Gülmeyin, mümkün ve hatta gerekli. Çünkü yüksek yargıdan da olumsuz karar çıkması olası ve sonu AİHM gözüküyor. Mahkeme biliyorsunuz devleti cezalandırıyor ve gelsin yurolar... Çiçek... Bu krizde Avrupa parası cebimizi ısıtabilir. Üstelik trip yapacaklara bir uyarı; devlet de ödemiyor. Çünkü uyum yasalarını çıkarmakta geciken TBMM davalık oluyor ve vekillerimiz ceplerinden ödeyecek. Başta Ufuk Uras dostumuz olmak üzere diğer sevgili milletvekili arkadaşlarımız (yani bizim vekillerden söz ediyorum) paracıklarını bizim ceplere aktaracaklar... Yaaa...

Mahkemenin Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu (Çiftçi-Sen)'i kapatma kararına ilişkin bir açıklama yayınlayan Konfederasyon Yönetim Kurulu, "Biz çiftçi sendikalarını ve konfederasyonunu açarak tarihsel sorumluluğumuzu yerine getirdik. Meclis ise gerekli iç hukuk düzenlemesini yapmayarak sorumluluktan kaçtı" dedi.
09 Mart 2009 Pazartesi (www. turnusol.net)
Ankara 8. İş Mahkemesi, 5 Mart 2009 tarihinde yapılan duruşmada Çiftçi sendikalarının üst örgütlenmesi Çiftçi-Sen'in kapatılması kararını verdi. Kararı hemen protesto ederek temyize gidileceğini açıklayan Konfederasyon sözcüleri, dün de konuyla ilgili bir basın açıklaması yayınlayarak, idarenin çiftçilerin örgütlenmesini engelleme girişimini Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Avrupa Parlamentosu ve Uluslararası Sendika Konfederasyonu (International Trade Union Confederation - ITUC)'na taşıyacaklarını belirttiler."TBMM'nin yasama görevini yerine getirmemesinin sorumlusu çiftçiler değil!"Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu ve Çiftçi-Sen Genel Sekreteri Ali Bülent Erdem tarafından yapılan basın açıklaması şöyle:"Anayasanın tanıdığı sendika kurma hakkını kullanan çiftçilerin kurdukları sendikaların üst örgütlenmesi Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu 5 Mart 2009 günü Ankara 8. İş Mahkemesi’nin kararıyla kapatıldı. Biz çiftçi sendikalarını ve konfederasyonunu açarak tarihsel sorumluluğumuzu yerine getirdik. Meclis ise gerekli iç hukuk düzenlemesini yapmayarak sorumluluktan kaçtı. Bu da gösteriyor ki, AKP hükümeti uyguladığı tarım politikalarıyla zor duruma düşürdüğü çiftçileri azarlayarak, hakaret ederek ve örgütlenmelerini engelleyerek tarihte yerini almakta ısrarlı.Biz çiftçiler "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir.” diyen Anayasa’nın 90. maddesinin ve sendikalar yasasındaki “…işçi, işveren ve çalışanlar…” ibaresindeki çalışanlar kelimesinin açık olarak tanıdığı hakka dayanarak, yasalara uygun olarak sendikalarını kurmuşlardır. Hükümetler ise imzalanan uluslararası anlaşmalara uygun iç hukuk düzenlemelerini yapmayarak, Anayasa’nın 90. maddesi ile kazanılmış hakları engellemektedir. Sendikalar Yasası’nda iç hukuk düzenlemesinin yapılmaması Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’nun kapatılmasının gerekçesi olmuştur. Çiftçilerin örgütlenme hakkı engellenerek 20 milyon çiftçi yok sayılmıştır.Görüldüğü gibi, meclisin asli görevi olan yasama görevini yerine getirmemesinin ceremesini çiftçiler çekmektedir. Meclis ve hükümeti görevlerini yerine getirmeye davet ediyoruz! Uluslararası anlaşmalara laf olsun diye imza atılamaz. İmzalar gereğinin yapılması içindir ve bağlayıcıdır. Sayın milletvekilleri; Türkiye’deki ilk çiftçi konfederasyonunun kapatılmasına engel olacak iç hukuk düzenlemesini yaparak sorumluluğunuzu yerine getirin. Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu olarak meşru mücadelemizle birlikte elbette hukuksal mücadelemizi de sürdüreceğiz. Hukuksal süreç devam etmektedir ve bizler de temyiz hakkımızı kullanıyoruz. Çiftçilerin örgütlenmesini engellemeye yönelik bu uygulamalarla ilgili olarak, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Avrupa Parlamentosu ve Uluslararası Sendika Konfederasyonu (International Trade Union Confederation - ITUC) nezdinde girişimlerde bulunacağımızdan da kimsenin şüphesi olmamalıdır.1- Fransa, çiftçilerine 1884 yılında sendika kurma hakkı tanımıştır.2- Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu dünya çiftçilerinin çatı örgütü La Via Campesina’nın üyesi ve Avrupalı çiftçilerin örgütü La Via Campesina Avrupa Koordinasyonu’nun 25 kurucu örgütünden biridir. Kapatma kararı bu uluslararası örgütleri de bağlamaktadır. 3- Avrupa Birliği çiftçilerine oranla 1/10 oranında desteklenen ve sendikaları kapatılarak örgütsüzlüğe mahkum edilen çiftçilerimizden AB çiftçileriyle rekabet etmesini beklemek siyasetçilerimiz ve hükümet mensupları için gerçekten inandırıcı mıdır?.. Avrupa Birliği’ne girmeyi hedef almış hükümetin, Avrupa'da 100 yılı aşkın bir süre önce elde edilmiş olan çiftçilerin sendikalaşma hakkını ülkemizde tanımak istememesi, gerekli hukuksal düzenlemeleri yapmayarak engellemeye çalışması, kendileri için bile açıklamaya muhtaçtır.Türkiyeli çiftçilerin mücadelesi devam ediyor. Çiftçiler hak mücadelelerini sendikaları aracılığıyla inatla sürdürmekte, sendikalarını kapattırmamakta kararlıdır.Bu haklı mücadelemizde tüm dost örgütleri, yüreği bu ülke için çarpan çiftçi dostu milletvekillerini, aydın, sanatçı ve bilim insanlarını yanımızda olmaya çağırıyoruz."Saygılarımızla


Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Yönetim Kurulu

7 Mart 2009 Cumartesi

GÜNDEMDEN DÜŞMEYECEK OLAN ESKİ BİR YAZIM

Düzgün işleyen platformlardan biri; Beyoğlu Platformu... İkisi İngiliz bir grup akademisyen ile Galata üzerine konuşuyoruz. 'Beş Benzemez' kamu bileşenleriyle, 'çoktan seçmeli' STK toplamından oluşan bir platform... Çalışkan ve bir üretken zemin...

Yıllar önce bir yazı yazmıştım. Bizimkiler arasında; örneğin 'Sol Gazete' isimli internet medyasında bir ay kadar falan asılı kaldıktan sonra, duyguları bile terazileyen bir okur tarafından 'ispiyonlanınca' duvardan düştük. Arkadaşlarımız yazımızı indirdiler... Biz de bi'miktar alındık. Küstük falan ama şimdi gayet iyiyiz :-) Yazıyı parlak (!) güncelliği nedeniyle bir daha yayımlıyorum...
AYIYLA GERDEĞE GİRMEK
NASILDIR, BİLİR MİSİNİZ?
Ben biliyorum desem, beni tanıyanlar yadırgamaz da; tanımayanlar, sadece okuyucu/tanış olanlar iyice bir kuşkuyla yazıyı okumayı sürdürürler… Hazır olun lütfen, yanıt geliyor: Yerel yönetimlerle veya kamuyla bir biçimde işbirliğine girenler; STK temsilcisi veya uzman kişi olarak proje bazında bir kerelik bir ilişki yaşayanlar bile, ciddi hasar görür… Arada sevgi, şefkat ve karşılıklılık içeren hiçbir anlayış noktası bırakmadan sizi harap eder, köşeye bırakırlar… Tamam, hepsiyle ve her zaman böyle olmaz ama, bir kere ilişkiye girdiniz işte… İşin fenası, eskiden basının yaptığı gibi gözünüze bant çekip kenara bırakmadıkları için; hatta siz kendinizi fazlasıyla ortaya attığınız için olsa gerek, olayın ayrıntısına kimse bakmadan yargıya varılır:”Eeee, kardeşim! Ayıyla temasa geçmeyecektin… Böyle benzetirler işte”…
Şimdi sevgili masum okur olaya nasıl hakim olduğumu size anlatayım: Aslında ben de masum değilim çünkü sürece pek hakim olamadım… Güzelim –güzelliği rengarenk ve çok yamalı bohçaya benzediğinden- partimle olan ilişkilerimi yavaşlatıp, hatta siyaseti savaş karşıtlığına indirgeyip kendimi sivil topluma verdim… İşte bizim taraflarda ‘özeleştiri’ denilen, ‘o’ taraflarda da nedamete mukabil olan şaşkınlıkla dolu deneyim süreci böyle başlamış oldu…
Sivil toplum, Sefil toplum…
Ne proje önerirseniz önerin, belediyenin parası olmaz… Çok mümkün, çünkü kamunun parası yoktur! Bu temel bilgiyle her zaman karşılaştığımız için, para olmadığını; finansman için sponsora başvurmamız gerektiği sabit bilgisi, masanın ortasına –bir daha kalkmamak üzere- bırakılır. Sponsor dediğiniz ne ki; o da başına gelecekleri biliyor: “Köprüyü geçinceye kadar, yerel yönetimde gördüğü her etkili kişiye ‘dayı’ diye sesleniyor”… Bu tespit de hallice bir tespit oldu. Devamla… Vergisini ödeyen, ilişkileri açık ve temiz olan niye sponsor olsun! Yani, ‘zoraki sponsor’, niye olsun… Zaten, meşrebine uyduğunu varsaydığı kimi kültürel, sportif işlere daima giriyor ve fayda çubuğunu kendine eğiyor. Çünkü öyle istiyor. Kimse zorlamıyor…
Para isteme benden, buz gibi soğurum senden…
Sponsor kapısını tıklatmak gibi bir ‘iş’ niye gönüllü STK üyesinin olsun, diye bir soru gelebilir. Gelmesin… Çünkü, STK gönüllüsü arkadaşlarımız bir projeyi önerdiklerinde bu konuda duyarlık gösterebilecek kesimleri bilirler… Çoğu gönüllü, aslında akademi çevrelerinden, basından, reklamdan ve benzeri/yakın sektörlerden geldikleri için ‘rasyonel’ kurmayı ve kim, kimin dızdızıdır meselesine yıllarca kafa yordukları için; tam da zurnanın zort dediği yerde bildiklerini dökerler… Böylece malum kişiler ‘saniyesinde’ ilgili zevatla bir araya gelir ve sponsorluk işi aklınızdan geçmediği çapta hacimli ve çarçabuk gerçekleşir… Siz, marifetlerinizin güdüklüğüne yanarsınız. Hatta, fazladan iki okulun duvar boyası bile çıkar… Ama yerel yönetim, kasasından tek kuruş çıkarmaz… Hatta, karaborsa dönemlerinin zulacı esnafı gibi; ne görünür kasadan ne de görünmez kasadan, özetle; ‘Kasa Abi’nin cebinden bir şey çıkmaz… Çünkü, bu işler yasanın elvermediği ama ‘vicdanların onayladığı’ biçimiyle yürüdüğü için, hiçbir kasadan hiçbir biçimde para çıkmaz… ‘Kültür-sanat etkinliklerini, sosyal projeleri ve benzeri etkinlikleri önerenler finanse eder’ yaygın anlayışıyla ya sümen altı durumu, ya pamuk elle cebe icrası başlar…
Bende bir ben var, benden içeri…
Süleyman Nazif’in yergilerinden bir dizeyi arabaşlığa taşıdık. İyi mi yaptık; evet, iyi yaptık? Bu noktadaki özeleştirel yazımızın ‘durum tespiti’ bölümünden biraz daha ilerleyebilmemiz için bir başka gerçekliği daha halkımızın masum bilinçaltına veya ‘cılız dağarcığına’ atmamız gerekiyor… İçimizdeki Bizanslılar… Evet, ‘içeriden bilgi sızdırma’ evresine sıra gelmiştir… İçtiğimiz kahvenin kırk yıl hatırı tabii ki vardır ama ‘bizanslı’ ortağımızla hatır gönül meseleleri için 1000 küsur yıllık bir geçmişe gerek vardır… Bu nedenle projenizi iyi anlatın ama asıl konuya bir türlü gelmeyin! Ser verip, sır vermeyin!..
“Ele güne karşııı, yapayaaalnız/Tam tırı tırı tımmm…!
İflah olmaz STK gönüllüsü, bir projeyi ortaya attıktan sonra meselenin bir vakit terazilenmesini bekler… İş, pişmelidir… Bu arada, ‘dünyanın ateşten bir top olduğu dönemlere’ uzanan soyutlamalar ve anılarla iş iyice sulan.., pardon ayrıntılandırılır… Taa ki, siz işin dizginlerini elinize alıncaya değin… Bütün çerçeveye egemen biri olarak bu etkinliğin nasıl gerçekleşmesi gerektiğini uzun uzun ve bir çok defa anlatırsınız… Tarafları susturursunuz… Bütün yakın çevrenizi, onların enerjilerini bu işe ayırmalarını sağlarsınız…
Sonra, gene birileri ininden çıkar ve bunu ‘tanıdık bir ajansa’ verir… Her şeyiyle sizin önermelerinize benzer bir iş olarak, bir ajansa gider ve parası –inanmayacaksınız ama- belediyeden çıkar… Harcadığınız emekle ortada kalır mısınız; hem de gözlerinize bant bile çekilmeden. Sonra eş dost arasına çıktığınızda sinirlerinizin tel tel olduğunu kimse hesap etmez ve arkadaşlarınız sizi makaraya sarar: “Vay hacı baba, şam tatli kaç para?”…

ÖNCE 'TAŞ TAŞ ÜSTÜNE KOYALIM' DİYORUZ... SONRA AKLIMIZA DÜNYAYI KURTARMAK GELİYOR


Dün ne yazık ki, editörüm tarafından 'gözyaşlarıyla' kapandığı bildirilen Natura isimli mimarlık dergisine, iki yıla yakın zamandır her ay 'İstanbul 2010' yazıyorum. Son yazımda da gelişmelerin haberini vermiştim: "Amorf büyümenin sonu; sorunlar geliyor"... Devlet ve STK işbirliği bir kez daha fosss çıkmış oldu... Bana gelen açıklamayı sizlerle paylaşmak istiyorum...

Değerli basın mensubu, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Yürütme Kurulu Başkanı Sayın Nuri M. Çolakoğlu, Yürütme Kurulu Üyeleri Sayın Gürhan Ertür, Sayın İskender Pala ve Sayın Metin Sözen kendi istekleriyle görevlerinden ayrılmışlardır. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti sürecinin en başından bugüne, projeye çok önemli katkıları bulunmuş bu değerli isimlere çok teşekkür ediyor, kendilerinin bundan sonraki dönemde de değerli fikir ve önerileriyle yanımızda olacaklarına inanıyoruz. Halihazırda Danışma Kurulu üyelikleri devam eden kamuoyunun da yakından tanıdığı Sayın Çolakoğlu, Sayın Sözen, Sayın Ertür ve Sayın Pala’nın İstanbul’a yakışır bir Avrupa Kültür Başkentiliği sürecinin gerçekleştirilmesi adına her türlü desteği vereceklerinden şüphemiz yoktur. Boşalan Yürütme Kurulu üyelikleri ile ilgili çalışmalar bugünden itibaren başlatılmıştır. Yürütme Kurulu’nun yeni üyeleri, Danışma Kurulu’nun sivil toplum temsilcileri ve diğer üyeleri arasından, Danışma Kurulu tarafından yapılacak seçimle en kısa süre içerisinde belirlenecektir. Yürütme Kurulu Başkanı ise, 9 kişiden oluşacak yeni Yürütme Kurulu üyeleri arasından Koordinasyon Kurulunca belirlenecektir. 2 Kasım 2007 tarihli ve 5706 sayılı kanunla kurulmuş olan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, güçlü mevzuat altyapısı, İstanbul’a yakışır doğru projeleri üretmek için uzman isimlerin yönlendiriciliğinde çalışan yaklaşık 100 kişilik güçlü ekibiyle, İstanbul’un tarihi ve kültürel değerlerini geleceğe taşıma ve kentin kültür-sanat altyapısını geliştirme hedefiyle yoğun tempolu çalışma düzenini sürdürmektedir. Kamuoyunun bilgisine sunarız. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı
Ayşe Dural, Grup 7, Medya İlişkileri Yönetmeni

LÜTFEN EKRANA TÜKÜRMEYELİM! RİCA EDİYORUM

Başarısız nü ressamı, darbecilerin en moronu ve 'demokrasi kahramanı' kankası... Evlerden uzak olsunlar...

Kenan Evren'in adı okullardan -galiba- kaldırılıyor.
Evren yerine Erdal Eren koyulmasını bekliyoruz

İzmir İl Genel Meclisi, '12 Eylül' ve 'Evrenpaşa' ilköğretim okullarıyla Kenan Evren Anadolu Lisesinin adının değiştirilmesi için 'temenni' kararı aldı.
Alınan bilgiye göre, İzmir İl Genel Meclisinin dünkü toplantısında gündem dışı söz alan CHP'li meclis üyesi Gülşen Korkmaz Kahraman, 12Eylül 1980 askeri darbesinin ülke demokrasisini kesintiye uğrattığını; insanlara zulüm ve baskılar yapıldığını söyledi. O dönemde 1 milyon 683 bin kişinin fişlendiğini, 650 bin kişinin gözaltına alındığını savunan Kahraman, şöyle konuştu:
'Toplumda böylesine ağır tahribata neden olan bir darbenin ve darbecilerin isimleri okullarımıza verilmiş, tarihimizdeki bu karaleke ölümsüz kılınmaya çalışılmıştır. Demokrasinin beşiği olan İzmir'de Narlıdere 12 Eylül ve Yamanlar Evrenpaşa ilköğretim okullarıyla, Gültepe Kenan Evren Anadolu Lisesi bulunmaktadır. Bugün gerçek darbeciler halen Cumhuriyet balolarına davet ediliyorken, ülkede sahte darbeciler yaratıldı ve bu insanlar işlenmeyen bir suçun bedelini şimdiden ödemeye başladılar. Uzun gözaltılar, iddianame tekniğine aykırı iddianameler, neyle suçlandıklarını bilmeden tutuklanıp halen de haklarında iddianame düzenlenmeyen insanlar var. Eğer hepimiz demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlemesinden yanaysak, darbenin ve darbecilerin izleri en azından güzel İzmirimiz'den, okullarımızdan silinsin ve o okullarda okuyan çocuklar, 'Bu 12 Eylül iyi bir şey olmalı ki okullarımıza ismi verilmiş' diye düşünmesinler.'
-KARAR OYBİRLİĞİ İLE-
Söz konusu okullara 12 Eylül döneminde idam edilen Erdal Eren, eski Gültepe belediye başkanlarından Aydın Erten ve şair Nazım HikmetRan'ın adlarının verilmesini öneren Kahraman, 'darbeler nedeniyle bukadar travma yaşamış bir ülkede yeni darbeler olmasın, sahte düşmanlar yaratmayalım' dedi.
Konuşmanın ardından İzmir İl Genel Meclisi Başkanı İsmail Yılmaz, darbe yıllarının kötü yıllar olduğunu, ancak okulların isimlerinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından belirlenmesinin uygun olacağını ifade etti.
AK Parti Grup Başkanvekili Ali Naci Erdem'in de Gülşen Korkmaz Kahraman'ın konuşmasını destekleyici sözlerinin ardından, meclis üyeleri oy birliğiyle okul isimlerinin değiştirilmesi yönünde temenni kararı aldı

6 Mart 2009 Cuma

HACI HÜSREV MUHTAR ADAYIMIZ; AGUŞ...

Adayların tanıtım ve iddialarına yönelik mesajları geliyor. Bir dostumuzdan gelen bir not da Dolapdere havalisinden; Hacı Hüsrev'den geldi. Bir muhtar adayından...

Değerli arkadaşlarım bu seçimlerde benim adayım Aguş...Nerden çıktı bu demeyin ne olur... 29 Martta yerel seçimler var.. Bir de İstanbul'un göbeğinde hemen hepimizin bildiği meşhur Hacı Hüsrev Mahallesi. Doğal olarak da muhtar adaylarımız. Mahalleli olmak başlı başına suçlu olman için yeterlidir.Başkaca bir suç işlemene gerek yoktur. Yoksulluk, işsizlik,ve sefaletin buluştuğu bu mahallede üstüne üstlük buçuk milletten oluşun da eklenirse,geriye bir tek sürünmek kalır. Başka da şansın yoktur. Mao Selahattin, Muhteşem, İsmail Hakkı Keresteci falan bilir TİP döneminde en çok oy bu mahalleden çıkardı Istanbul'da... Parti içinde, Zehra Kosova ablamız, Ekrem Şıkak abimiz (51'tevkifatında daha TKP'li idi), Fatma ablamız, tersaneden Fehmi abimiz bu mahalledendi. Devrimcilerin kalmak için de bu mahalleyi tercih etmesinin bir nedeni de öyle kolay kolay polis giremediğindendi. Romanların topluca avukatlığını yaptığımdan, bugün yolum düşmüştü oraya... Ekte size işte yeni adıyla İstiklal mahallesinin muhtar adayını takdim ediyorum. O birlikte başarabiliriz öyküsüne pek inanmıyor... Ama kendisinin secileceğinden adı kadar emin. Ben orada oturmasam da kendisini destekliyorum, desteğinizi de bekliyorum... Sevgilerimle. Av. Uğur Olca

5 Mart 2009 Perşembe

SAPLA SAMANI KARIŞTIRAN HOCALAR ÜZERİNE

Bana aşağıdaki mesaj geldi. Sahibi çılgın gibi telefonla arıyor; tanıştığımız herkese beni 'şikayet ediyor'... Koskoca hoca, alemde herkesin bildiği bir isim. Ama artık iyi bilinmeği bir gerçek... Olmadı eposta üzerinden aşağıdaki notu yazıyor... İbret olsun diye...

"Sayin Adnan Genc... Tarafima gonderdiginiz metin benim goruslerime ters dusmektedir. Bu gune kadar demek ki birbirimizin ne dedigini anlayamamisiz. Ben yillardir sol liberalizmin, post-marxizmin ve post-modernizmin elestirisini yapmaya calisiyorum. Bu metin ise buram buram yukaridaki ozellikleri yansitiyor. Ben kendimi neo-marxist olarak tanimliyorum. Keynesyen iktisati Marxizm ile butunlestiren bir yol. Post-modernizmden beslenmeme ragmen kendimi bir modern olarak tanimliyorum. Sizlere kolay gelsin. İmza: Hamza"...

Sözü edilen metin sol üzerine araştırmalar yapan bir grubun kendini tanımladığı bir metnin dağıtımına ilişkin... Yani, 50'şer kişilik listelerle bu konuda -yukarıdaki arkadaşın da belirttiği gibi- kafa yoran, kalem oynatanlara yolladığımız bir metin. "Aa, siz hakikaten liboşmuşsunuz" da diyebilirdi. Yok, vızıldanıp duruyor... Üstelik yılların akamisyeni... Diyor ki, "Beni, post marksist Yıldırım Türker ile aynı listeye niye koydunuz?"... Deli, yani... Yahu hoca, bu bir ileti zinciri. Gidiyor da gidiyor... Önündeki isim hakiki bir marksist peşindeki de bilgi sahibi olsun da 'dünyalara aysın' diye, yolladığımız 'fukara bir gazeteci'... Ne oldu yani, paçana çamur mu bulaştı; herkes seni şimdi kınayacak mı; senin daldandala atladığın gibi görüş değiştirdiğin falan mı sanılacak? Zaten öyle değil mi, hocam? Sosyaldemokratlara akıldaneliği yapıp, kulislerde anahtarcık olmuyor musun? Kimsenin kaale almadığı... Son dakikada hızlanan trene binmeye çalışmıyor musun? Bu yakışıyor da, yüzlerce insana giden ileti de adın bulununca, 'Ay, kirlendim' mi, oluyor? Maşaallah sayın hocam...

RAHMETLİ HEM SANAL HEM DE BANAL'Dİ...

Valla, fotoğrafa 1-2 dakika bakıp ne yazayım, dedim? Sonra modern iletişimin en sahici ve kalıcı aracına karşı duyduğu vefayı cisimleştiren arkadaşa dua okuyayım, dedim. Rahmetli hâlâ iletişimi sürdürüyor. Gerçi, Tanrı onu 'delete' edivermiş ama o gene de zuhur etmeye çalışıyor... Yeraltının ışıkları çalışkan bir 'flash' gibi gözüne gözüne çakıversin... Amin