13 Ocak 2009 Salı

"KARADENİZ DERELERİ, AKSA CEBİMİZE AKSA"



Karadeniz’de elektriğin olmadığı günlerde her evde ‘idare lambası’ ışık verirdi. 20 yılı aşkın bir süredir; her tepeye 3-5 ev kondurup yerleşke yapmaya çalışan Karadenizliler, elektriği bulunca yapa-ede sadece iki beyaz eşyayı evlerine aldı: Buzdolabı ve çamaşır makinesi. Transistorlü radyosundan ‘ajans’ dinlemeye meraklı köylüler, yavaş yavaş bilişim ve iletişimin olanakları ve araçlarıyla tanışmaya başladı. Dağların iletiyi kesmesi nedeniyle her akşam yüz metreyi aşkın kablolarıyla gezdirdikleri televizyon antenleri yerine çanak antenlere geçip, hayırlısıyla uydulara bağlandı. Bütün bunlar elektrik enerjisini gereksindiriyordu… Bir bedeli vardı. Yamaçlara kurulu bağçelerine elektrik direkleri dikilmeye başladı. Epeyce patırtıyla buna da razı geldiler. İdare lambaları birer hatıra olarak serenderlere (dört direk üzerine kurulu erzak binalarına) kalktı. Teknolojiyle tanışmak demek, yaşama alışkanlıklarının değişimi ve bu dönüşüm sırasında beklentilerin de ‘revize’ edilmesiydi… Hele hele yüz yıl öncesinin Batum üzerinden Rusya’ya yapılan gurbetleri yerine Avrupa’ya yapılan ve Türkiye’nin büyük illerindeki gurbet macerası üzerinden edinilen bilgiler ve beklentiler böylece evrilmeye başlandı. Artık elektrik ihtiyacı net bir biçimde ortadaydı… Öyle arada bir kesilmesiyle; gün içinde zaman zaman verilmesiyle ya da voltaj düşüklükleriyle kabul edilecek bir şey değildi…
ENERJİ İHTİYACI NE KADAR GERÇEK?
Fırtına Vadisi üzerinde yıllar önce, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından ‘yap-işlet-devret' modeli ile Fırtına ve Hala (Palovit) deresinin sularından yararlanılarak Fırtına Vadisi üzerinde kurulması planlanan Dilek-Güroluk Hidroelektrik Santrali ile başlanan oyunlar bu kez Artvin ve Rize’nin dereleri üzerinde 175 kadar santrale dönüştü… 175 adet… Yüz yetmiş beş santral. Derelerin üzerinde neredeyse köylerin sayısından fazla HES olacak… 10 yıl kadar önce Fırtına Vadisi’ne yapılacak HES’e engel olundu. Endemik (nadir) bitki ve hayvan yapısı değişmedikçe, böylesi girişimlerde bulunamaz, dendi üst mahkemelerce… Şimdi bu ‘böylesi’ girişimlerin çerçevesi değiştiriliyor; santrallerin çapı küçültülüyor ve ÇED raporu bile istenmesine gerekli olmayacak boyutlara dönüştürülerek, derelere hücum ediliyor… Başbakan’ın deyişiyle ‘çevrecilerin daniskası’ olan müteahhitler buraya üşüşüyor. Çünkü aylık onbinlerce dolarlık alım garantisi veriliyordu…
Rize, Fındıklı’da Çağlayan Vadisi’ne yapılmak istenen santraller üzerinden sürdürelim yazımızı… Yapımı düşünülen bu 3 adet santralin yöre insanlarına fayda ve zararları ile insan ve çevre üzerindeki etkilerini konuşalım: “Türkiye genelinde üretilen toplam enerjinin ancak binde 3'ünü karşılaması düşünülen santrallerin kurulmasında dere suyunun yüzde 96'sının kullanılması durumunda kalan yüzde 4'ü derelerin alüvyon yapısı nedeniyle yatakta kaybolacak, dereye akan kanalizasyonlarla birlikte çay üretimi için kullanılan gübrelerdeki atıkların yağmur suları ile yataklara akması sonucu oluşacak yosunlaşma, bataklık, sivrisinek başta olmak üzere her türlü pislik ve koku bulaşıcı hastalıklara neden olurken bölge insanının sağlığı ciddi anlamda tehdit altında kalacaktır.
Bölgede toprak tabakasının yaklaşık 20-25 cm, dolayısıyla iklimin ıslak ve yumuşak olması nedeni ile Tünel açılması için patlatılacak dinamitler ve bacalara ulaşacak yolların yapımı için kesilecek 10 bine yakın ağaç büyük ihtimalle heyelanlara neden olacak, bölgede yaşayan insanlar ve yaşadıkları tarihi konaklar büyük bir risk altına girecek, erozyon kaçınılmaz hale gelecektir –Bu ağaç miktarı, yıllar önce durdurulan ilk HES inşaatı sırasında (Fırtına’da) 60 bin civarındaydı-. Tüneller ve denge bacalarına ulaşmak için açılacak yollar nedeniyle meydana gelecek yaklaşık 500 bin metreküp pasa bugüne kadar inandırıcı bir açıklama yapılmadığından yörede büyük bir alana yayılacak, pasa örtüsü çevreyi ve canlıları tehdit edecektir. Derede yaşayan kırmızı benekli Alabalık türleri de zarar verecek, dünyada eşine az rastlanan çiçek ve kuş türleri de yok olacaktır. Yeşilin her tonunun doğaya nakış gibi işlendiği binlerce tür botanik bitkisi ve kuş türünün bulunduğu gür ormanları, yaylaları, krater gölleri, tarihi kemer köprüleri, yüz yıllardır akan dereleri ile adeta bir dünya cenneti olan Çağlayan Vadisi’nde küresel ısınma tartışmalarının yaşandığı bu günlerde yapılacak baraj ve regülatör çalışmaları gibi olumsuzluklar yöreye telafisi imkansız yeni bir gelir darbesi vuracak.
Çağlayan Vadisi suyunun %4'e inmesi ile kırmızı benekli alabalığın neslinin ve binlerce bitki türünün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalması devletin ve başta ‘Bern Sözleşmesi' olmak üzere altına imza koyduğumuz, ‘biyolojik çeşitliliğin korunması'na ilişkin sözleşmelere uymama mahcubiyetinin yaşanmasına neden olacaktır. Bütün bunlarla birlikte kültürü ile iç içe mutlu bir yaşam süren vadi çevresindeki köylerin insanları yöreye en ufak bir faydası olmadığı gibi sağlığa, çevreye, canlılara, zararlı ve üstelik yörenin turizmini baltalayarak insanların gelirlerini elinden alacak bu tür baraj ve regülatör projelerinde ısrarlı olmanın mantığını anlamak mümkün değildir.”
Mesele artık aklıselim sahibi herkesin meselesi olmuş durumda. Milliyet yazarlarından Derya Sazak, konuya ilişkin yazısında önemli bir vurgu yapıyor: “Kendisini ‘çevrecinin daniskası’ ilan eden Tayyip Bey, küresel ısınma çağında binlerce bilim insanının dünyayı felaketten korumak amacıyla sürdürdükleri çalışmaları unutup, çevrecilerin ‘açlık ve susuzluk’ gibi iki büyük tehdide karşı doğaya sahiplenme uğraşlarını ‘boş vakitlerini değerlendirme’ olarak görebiliyor.”
Türkiye’de yanlış enerji politikaları yüzünden, bir yerde üretilen enerjinin başka yere taşınması, dünya ortalaması olan %10-12 oranındaki enerji kaybı ortalaması bizim ülkemizde %25’lere ulaşmaktadır. Sadece bu enerji kaybının önlenmesi ile bile ülkenin enerji ihtiyacının çok büyük bir kısmı karşılanacaktır.
Ne ilginç bir paradoks… Karadeniz’e zararı dokunan iki başbakan da Rizeli. Ama paranın dini imanı yoktur, diye boşuna denmemiş. İlk gözlerine kestirdikleri yer, en iyi bildikleri yerler… Yazık!

Kutu… Kutu… Kutu…

ENDEMİK YAPI ÜZERİNE

Doğu Karadeniz üç büyük flora bölgesinden biri olan Avrupa-Sibirya ( Euro-Siberian) flora bölgesinin Kolşik (Colchis) kesiminde yer almakla beraber; Akdeniz florası (Mediterranean) ve İran-Turan kökenli bitkiler de bulunmaktadır (KTÜ Rapor 1997)…
Bölge faunası çok önemli hayvan türlerini içermektedir. Bozayı, Çengel Boynuzlu Dağ Keçisi, Karaca, Geyik, Dağ Horozu, Kafkas Ur Kekliği, Hopa Engereği, çeşitli alabalık türlerinin yanı sıra Deniz Alası, Kafkas Arısı gibi ekonomik önemi çok büyük olan türler, çok sayıda kelebek taksonu yaşamanı bu bölgede sürdürmektedir. “Bu bölge, endemik kuşlar açısından dünyada korumada öncelikli 217 alandan biri olarak ilan edilmiştir (Bird Life International)…
Doğu Karadeniz Bölgesi bütün bu özellikleriyle dünyada biyolojik çeşitlilik açısından korumada öncelikli 200 ekolojik alandan biri olarak gösterilmiştir (WWF–Dünya Doğayı Koruma Vakfı)… Bölgeye bu özelliği kazandıran ise; binlerce bitki türüne ve yaban hayatına ev sahipliği yapan Fırtına, Senoz, Hemşin, İkizdere, Çağlayan (Abu), Arılı gibi derin vadilerdir. Bölgenin en önemli özelliği irili ufaklı dereler olup, bu dereler bölgedeki yüksek yağışla beslenmektedir. Bölgede yapılacak bu projeler ile suyun borular ile taşınacak olması, suyun döngüsünde olumsuz etkiler yaratarak ekolojik dengenin bozulmasına neden olabilecektir.

Hiç yorum yok: